Kategoriler
Uncategorized

insanlar bu dünyada ana dillerinin kendilerine sunduğu biçimde dünyayı görürler

insanlar bu dünyada ana dillerinin kendilerine sunduğu biçimde dünyayı görürleri bilgi90’dan bulabilirsiniz

Dil, Düşüncenin Aracıdır: Araştırmalara Göre Dünyayı Nasıl Gördüğünüz Ana Dilinize Bağlı!

Evrensel dilbilgisi

Evrensel dilbilgisi kuramı Amerikalı dilbilimci ve filozof Noam Chomsky‘ye atfedilen ve dilbilim çalışmalarını ilk ortaya atıldığı 1960’lardan bu yana ciddi biçimde etkilemiş bir kuramdır. En basit şekliyle ifade edilecek olursa evrensel dilbilgisi doğuştan getirilen ve bütün insan dillerinde ortak birtakım kuralların varlığını savunan bir kuramdır. Dolayısıyla evrensel dilbilgisi bütün özel dilbilgilerinin uyması gereken bir şema sağlar[1]. Chomsky’ye göre evrensel dilbilgisi, hayvanların aksine insanın dil öğrenebilmesini sağlayan yetiyi açıklamak için öne sürülmüş ana kavramlardan biridir.

John Field kavramın iki şekilde kullanıldığını söyler. (1) Doğuştan gelen ve çocukları bütün dilleri karakterize eden özelliklere duyarlı hale getiren ve dolayısıyla kendi dilini edinme süreci içinde üstünlük sağlayan mekanizmadır. Evrensel dilbilgisi kimilerine göre olgunlaşmaya dayalı bir süreçtir, yani dilin özelliklerine yönelik farkındalık çocuk büyüdükçe kademeli olarak gelişir. Kimileri ise bu mekanizmanın zihne bütünleşik ve doğuştan itibaren bütünüyle aktif olduğunu ancak çocuğun sınırlı zihinsel gelişiminin bu mekanizmadan tamamıyla yararlanmasını engellediğini iddia eder. (2) Bu mekanizmanın içeriği; bütün diller tarafından paylaşılan sesbilimsel (fonolojik), sözdizimsel (syntactic) ve sözlüksel (lexical) özellikler dizisidir. Evrensel dilbilgisinin içeriği iki sınıfa ayrılır; bütün ya da neredeyse bütün dillerde var olan ilkeler tam anlamıyla evrensel kabul edilir, bunun yanı sıra çoğu dilde farklı biçimler altında var olan kurallara ise parametreler denir[2].

Kavramın Tarihi[değiştir | kaynağı değiştir]

Evrensel dilbilgisi kuramının bütün insan dillerinin ortak bir köken dilden gelmiş olduğuna dair varsayıma yakınlığı vardır. Bilgibilimsel bir sorun olarak, verili kanıtların azlığına rağmen nasıl bu kadar çok şey bildiğimiz sorusu ilk olarak Platon’un çözümlemeye çalıştığı bir sorudur. Dilbilim çerçevesinde bu soru, “dil dediğimiz şeyi dilsel çevremizden gelen son derece yetersiz girdiye rağmen nasıl ediniyoruz?”, “öğretilmediği halde dilin kurallarını nasıl bilebiliyoruz?” ya da “daha önce hiç duymadığımız şeyleri nasıl dile getirebiliyoruz?” gibi sorulara dönüştürülmüştür[3] ve Chomsky’nin dil felsefesi alanında cevap aradığı ana sorular bunlardır.

Evrensel dilbilgisi kavramını ilk kez 13. yüzyılda, Aristotelesçi felsefeye karşı yeni-Augustinci bir yaklaşım geliştirmeye çalışan Canterbury Başpiskoposu Robert Kilwardby’nin kullandığını görüyoruz[4]. Ancak daha sistematik bir kullanım için, Kilwardby’nin çağdaşı, bilim insanı ve filozof Roger Bacon‘a bakılması gerekiyor[5]. Bacon’a göre ilineksel bir çeşitlilik olabilirse de dilbilgisi özünde bütün dillerde bir ve aynıdır. Roger Bacon bu temelden hareketle Latinceyi bütün Batı dillerinin anası, Yunanca ve İbraniceyi de Latincenin atası kabul eder.

Birkaç yüzyıl sonra ise Fransız filozof René Descartes, öncüllerinden farklı amaç ve düşüncelerle, evrensel dilbilgisi kuramının merkezinde yer alan bir görüşü geliştirmiştir. Descartes’a göre bilgimizin biçimi zihnin doğuştan gelen yapılarıyla belirlenir ve bu bilginin temel karakteri üzerinde deneyim tarzının hiçbir etkisi yoktur[6]. Dilin de aynı şekilde zihnin yapılarından kaynaklanan insana özgü bir yeti olduğunu dile getiren Descartes’a göre insanları hayvanlardan ayıran özelliklerin en ayırt edicisi insan dilidir. Descartes en budalaların bile değişik sözcükleri bir arada düzenleyebildiğini ve onlardan düşüncelerini bildirmesini sağlayan bir söylem oluşturabildiğini söyler[7]. Descartes’ın bakış açısı Fransa’da 17. yüzyılda Port Royal Dilbilgisi denen, dilbilgisini evrensel zihinsel süreçler olarak gören bir çalışmayı ortaya çıkarır, ancak Chomsky bu tür erken çabaların sonraki üç yüzyıl boyunca unutulduğunu ifade eder[8].

Bir diğer erken öncü ise Alman filozof Wilhelm Von Humboldt‘tur. Konuşan kişinin sınırlı sayıda aracı sınırsız bir biçimde kullandığı saptamasında bulunan Humboldt’un dilbilgisi, Chomsky’ye göre uygun biçimde birbiriyle bağlantılı, sınırsız sayıda derin ve yüzey yapı üreten sınırlı bir kurallar sistemi içermek zorundadır[9].

Stephanie Rumpza ise evrensel dilbilgisi kavramının Chomsky’den önce Edmund Husserl tarafından ele alındığını, ancak Chomsky’den farklı olarak Husserl’in dilbilgisinin hem evrensel bir yanı olduğunu hem de öğrenildiğini öne sürdüğünü aktarır. Öğrenme sürecinin empirik yönüne vurgu yapan Husserl dilin yapısının kendine özgü olduğu konusunda Chomsky’yle uzlaşır[10].

Yine Chomsky’den önce gelen ve Cours de linguistique générale kitabıyla hem dilbilimi hem de yapısalcılığı başlatan Ferdinand de Saussure de Chomsky’nin bütün insanlarda ortak olduğunu söylediği dil yetisi konusunda aynı görüşü paylaşır. Saussure’e göre dil yetisi dil kullanımını önceler ve dil kullanımının dil yetisine çok az etkisi vardır[11]. Ancak Saussure’ün dil tanımı ve dilbilim alanını oluştururken çizdiği çerçeve, Chomsky’ye göre kendisini sadece yüzey yapıyla sınırlandırır ve bu nedenle dil kullanımının yaratıcı yönünü ve anlam içeriği anlatımının temelinde bulunan düzenekleri açığa çıkaramaz[12].

Chomsky Devrimi[değiştir | kaynağı değiştir]

Burrhus Frederic Skinner‘ın Verbal Behavior adlı eserini yayımladığı 1957 yılında davranışçı ekol psikolojide olduğu gibi dilbilimde de başat hale gelmiştir. Skinner’a göre dil öğrenimi genel öğrenme mekanizmalarıyla gerçekleşir. Yani davranışçılığın uyaran-tepki bağı temelli teorilerine göre dil öğrenimi çevre koşullarının etkisiyle dil kullanımını öğrenen çocukta pekiştirme yoluyla dilsel davranışların geliştirilmesi şeklinde ifade edilebilir.

Chomsky’nin iki yıl sonra kaleme aldığı, Skinner’ın eserini eleştirdiği makalesi ise, yalnızca dilin davranışçıların varsaydığı gibi öğrenilmediğini iddia etmekle kalmaz, aynı zamanda davranışçılık ekolüne çok keskin eleştiriler getirir[13]. Chomsky ayrıca davranışçıların kullandığı öğrenim ifadesi yerine doğuştancılığa uygun çağrışımları olan edinim ifadesini kullanır.

Uyaranın yetersizliği: Chomsky’nin uyaranın yetersizliği (Poverty of Stimulus) savı olarak bilinen eleştirisinin ana iddialarından biri dil edinim sürecinin koşullanma ile gerçekleşemeyeceğidir. Chomsky’ye göre (1) çocukların bir dili anlama ve konuşma becerisini kazanma hızı ve bu beceriyi düzgün bir şekilde kazanma kabiliyeti, (2) çocukların maruz kaldığı dilsel uyaranların güçsüzlüğü ve (3) uyaran çeşitliliğinin edinilen dil çeşitliliğine etkisinin önemsiz bir seviyede olması çocukların sözdizimi bilgilerini öğrenme yoluyla edinmediklerine işaret eder[14]. Başka deyişle, çocuklar ana dillerini taklit, dinleme ve tekrarlama süreçleriyle öğrenmezler, zira davranışçı yöntem gündelik hayatta dilbilgisi açısından hatalı, eksik ya da yanlış ifadelerle dolu bir sürü ses uyaranıyla karşı karşıya kalan çocukların nasıl olup da ana dillerinde doğru cümleleri yanlış cümlelerden rahatlıkla ayırabildiklerini açıklamakta yetersiz kalır. Ayrıca Chomsky’ye göre çocuklar daha önce hiç örneğini görmedikleri yeni cümleler oluşturabilir ve bu tür ifadelerin de dilbilgisi açısından doğru olup olmadığını belirleyebilirler. Dilin şiirsel işlevi de insanın dili hiçbir dışsal uyarandan kaynaklanmayan bir tarzda kullanma kapasitesinin bariz bir kanıtı olarak görülebilir[15].

Uyarandan bağımsızlık ve yaratıcılık özelliklerinin yanı sıra, insan dili iki özelliğe daha sahiptir. Bu özelliklerin dilin sınırsızlığı ve tutarlılığı / duruma uygunluğu olduğunu belirten Chomsky’nin sınırsızlık özelliği dediği şey, Humboldt’un konuşan kişinin sınırlı araçları sınırsız bir biçimde kullandığı saptamasına göndermede bulunur. İnsan dilleri, sınırlı malzemeyle sonsuz sayıda cümle üretmeye imkân tanıyan bir yapıya sahiptir. Tutarlılık ise insanın olağan dil kullanımının “bir delinin abuk subuk konuşmasından farklı” olmasıdır[16].

Dil Edinim Aygıtı: Dolayısıyla dil edinimiyle ilgili doğuştan gelen bir yeti varsayılabilir. Chomsky bu iddiasını desteklemek üzere insanda Dil Edinim Aygıtı (Language Acquisition Device-LAD) dediği bir mekanizmanın varlığını ileri sürer[17]. Başka bir deyişle zihinde bir çeşit dil şablonu bulunmaktadır ve bu şablon etkin hale geçmek için en ufak bir uyaranı yani dil girdisini beklemektedir[18]. Chomsky dilbilimin görevinin bu aygıtın ne olduğunu ve olası insan dillerini ne biçimlerde kısıtladığını belirlemek olduğunu söyler[19]. Bu kısıtların ortaya koyduğu evrensel özellikler de evrensel dilbilgisi kuralları olarak ifade edilir[20].

Chomsky’ye göre insanlar evrensel dilbilgisi bilgisiyle doğarlar. Evrensel dilbilgisi çocuğun dil edinim sürecinde, çevresinde konuşulan dile dair tecrübelerinden ne tür sonuçlar üreteceğini belirleyen yapıdır[21]. Chomsky’nin deyimiyle çocuğun dil becerisi zamanı gelince ergenlik çağına girmek gibi kendiliğinden ortaya çıkan, yani çocuğun başına gelen bir şeydir[22].

Chomsky dil yetisinin insanın asli özelliklerinden biri olduğuna dair savını zihinsel gelişmesinde ya da bazı duyusal organlarında sorun olan çocuklarda da dil gelişiminin belli bir seyrinin izlenebileceği iddiasıyla da destekler. “Dil yetisi insanlarda çok ciddi patolojik durumlarda ve yoksunlukta bile işlevini sürdürür. Down sendromlu çocuklar, diğer zihni yeteneklerde çok ciddi gelişme gösteremeseler de yavaş yavaş ve sınırlı bir biçimde dil edinirler. Görmeyen çocukların dil yetileri bir deneyimden yoksun olmalarına karşın normal gelişir. Hatta onlar ‘gözünü dikerek bakmak’, ‘uzun uzun bakmak’, ‘izlemek’ gibi görsel ifadeleri aynen gören insanlar gibi kullanır[23].”

Meseleye tersinden yaklaşıldığında da benzer bir sav öne sürmek mümkün görünmektedir. Dilek Uygun’a göre özel dil bozuklukları dil yetisinin kendine özgü ve bağımsız olduğu savını desteklemektedir. Bu tür bozukluklara sahip çocuklar diğer bilişsel yetenekler konusunda başka çocuklarla benzer ilerlemeler kaydederken dil ediniminde yaşıtlarından geri kalırlar[24]. Dil yetisi dolayısıyla diğer bilişsel yetilerden bağımsız (domain-spesific) bir yetidir.

Doğuştancılık argümanı[değiştir | kaynağı değiştir]

Dil yetisinin doğuştan olduğu iddiası evrimci yaklaşımla uyum içindedir ancak Chomsky bu yetinin zorunlu bir seçilimden kaynaklandığı kanısında değildir. Aksine insan belirsiz bir zamanda tesadüfi bir rastlantı sayesinde [ve başka meselelerle ilgili seçimlerinin bir yan ürünü olarak] bu yetiyi kazanmıştır[25]. Bu görüşü 2002 yılında bir psikolog ve bir dilbilimciyle birlikte yazdıkları bir makalede savunur. Dünyaya inen bir Marslı dünyadaki canlılar arasında dikkat çekici bir benzerliğin yanı sıra temel bir farklılığa sahip olduğunu fark eder; bu farklılık ortak bir iletişim kodunun olmamasıdır. Marslının araştırmasını derinleştirdikçe göreceği şey ise insan iletişiminin diğer bütün canlılardan kayda değer biçimde farklı olduğudur ve bu iletişim yöntemi sanki genetik kod gibi örgütlenmiştir; hiyerarşik, üretici, tekrarlamalı ve sınırsızdır[26].

Makalede geniş anlamda dil yetisi (FLB) ve dar anlamda dil yetisi (FLN) ayrımı yapan yazarlar FLB’nin duyu-motor sistemi, kavramsal-yönelimsel sistem ve tekrarlama için hesaplamaya dayalı mekanizmalar içerdiğini, FLN’nin ise yalnızca tekrarlama özelliğini içerdiğini ve bunun dil yetisinin insana özgü bileşeni olduğunu öne sürerler. Bütün insan dillerinin ortak bir özelliği olarak cümlenin içine sonsuz sayıda cümle parçacığı, sıfat, zarf gibi bileşenler eklenebildiğini anlatan tekrarlama özelliği evrensel dilbilgisinin özelliklerinden biridir. Yazarlara göre tekrarlama özelliği iletişime yardımcı olması için değil, toplumsal ilişkilere ya da sayısal ölçüme bağlı sorunlarımızı çözmek için gelişmiş bir özelliktir ve insanlar karmaşık bir dil kullanabilmeye ancak tekrarlama özelliği diğer motor ve algısal yetilerle bağ kurduktan sonra başlayabilmiştir[25].

Chomsky için dil yetisinin doğuştan geldiği fikri dilin muhtemel bir genetik mutasyon sonucu ortaya çıktığı anlamına gelmektedir. Altınörs, Chomsky’nin ona atfedilen “doğuştancılık” yaklaşımının aslında kendi görüşünün çarpıtılmış bir yorumu olduğunu ve doğuştan dilbilgisi gibi bir kavramı hiçbir zaman kullanmadığını, kullandığı kavramın “doğuştan ilkeler” olduğunu söylediğinin altını çizer[27]. Chomsky’nin evrensel dilbilgisi dediği bu ilkeler ancak dilsel verilerle ilişkiye girdiğinde etkin hale gelir, verilere göre özelleşerek belirli bir dilin öğrenilmesini mümkün kılarlar.

Evrensel Dilbilgisi Kuralları[değiştir | kaynağı değiştir]

Evrensel dilbilgisine göre bütün insan dillerinde birtakım ilkeler ve parametreler bulunmaktadır. İlkeler özel dillerden bağımsız, dilden dile değişmeyen özelliklerdir, parametreler ise her dilde farklılık gösterebilen özelliklerdir[28]. Araştırmacılar bütün diller ve çoğu diller için geçerli olan 2029 adet ilke ve parametre belirlemişlerdir[29]. Bu ilke ve parametreler toplamda altı bine yakın dili kapsamaktadır[30]. Örneğin biraz evvel dil getirilen tekrarlama özelliğinin yanı sıra yapı bağımlılık ya da her dilde ad ve yüklem gibi sözlüksel kategorilerin varlığı evrensel dilbilgisi ilkelerindendir.

Yapı Bağımlılık: Bu ilkelerden yapı bağımlılık, dilbilgisel süreçlerin kelimeler ya da kelime dizileri üzerinden değil, cümlelerdeki yapılar üzerinden işlediğini dile getirir[31]. Bu durum bir cümlenin soru formuna çevrilme kuralını yüzey yapıya bakarak hesaplamaya dayalı yöntemlerle çıkaramayacağımıza, cümlenin anlamsal içeriğiyle ilgili olan derin yapıyı işin içine katmamız gerektiğine dair bir örnekle gösterilebilir. “The girl is beautiful.” cümlesini soru cümlesi formuna çevirdiğimizde “Is the girl beautiful?” cümlesini elde ederiz. Aynı şekilde “The girl is leaving.” cümlesi “Is the girl leaving?” şeklinde soruya dönüştürülür. İki cümlenin soruya dönüştürülmesinde de aynı kuralın işlediği görülür: Cümledeki ilk “is” kelimesini (ya da yardımcı fiili) cümlenin en önüne getirerek soru cümlesi oluşturulur. Ancak “The girl who is beautiful is leaving” cümlesini soru cümlesine çevirirken aynı kuralı işlettiğimizde “Is the girl who beautiful is leaving?” gibi dilbilgisi açısından yanlış bir cümle elde ederiz. Doğru soru formatı ise “Is the girl who is beautiful leaving?” şeklinde olmalıdır. Yani bu cümleyi soru cümlesine çevirirken birinci değil ikinci “is” cümlenin başına geçmiştir. Örneği biraz daha karmaşıklaştırmak istersek “The girl who is likely to lose her keys while she is drunk is leaving” ile “Is the girl who is likely to lose her keys while she is drunk leaving?” olumlu ve soru cümlelerini elde ederiz. Burada da gördüğümüz üzere ilk ya da ikinci “is” kelimesini cümlenin başına geçirerek soru oluşturmaya kalktığımızda cümle hatalı olacaktır. “The girl who is likely to lose her keys while she is drunk is leaving the bar to continue drinking at another bar which is owned by her uncle who by now is I think as drunk as she is” cümlesinde olduğu gibi ifadeyi istediğimiz kadar uzatıp karmaşıklaştırabiliriz. Örneğin de gösterdiği gibi tek tek kelimelerin yerlerini değiştirmekle, hangi kelimeyi nereye almamız gerektiğine dair hesaplamalar yapmakla herhangi bir yere varamıyoruz. Chomsky bu gibi örneklerden hareketle, çocukların istatistiksel yöntemler kullanmadıklarını, dilin yüzey yapısı ve derin yapısına bütünsel olarak başvurarak doğru dilbilgisi kurallarını hızla öğrendiklerini ve uyguladıklarını savunur.

Tekrarlama: Daha önce de kısaca bahsedildiği üzere tekrarlama özelliği cümle içinde bir bileşeni aynı bileşenin içine yerleştirebilme imkânı ya da başka bir deyişle belirli bir dilsel bileşen ya da dilbilgisel yapının tekrar tekrar kullanılabilmesidir. Örneğin, “Benim büyük büyük büyük… babam” ya da “babamın babasının babasının… babası” gibi bileşenler sonsuzca tekrarlanabilir. Chomsky’nin tekrarlama özelliği ile yeni cümle oluşturma yetisi arasında önemli bir bağlantı olduğunu varsaydığını söyleyen Geoffrey K. Pullum ve Barbara C. Scholz ise dilbilgisel ifadelerin sonsuzca tekrarlanabilmesi imkânının dilsel yaratıcılığı açıklamak için ne gerekli ne de yeterli olduğunu savunur[32]. Yazarlar yukarıda verdiğim türden örneklerin ise sonsuza kadar tekrarlanabileceğinin ancak bunun yaratıcılıkla hiçbir alakası olmadığının da altını çizerler.

Parametreler: Her dilde zorunlu olarak geçerli olmayan kurallar olarak düşünülen parametrelere örnek olarak ise örneğin İngilizcede öznenin zorunlu olarak kullanılması ya da örneğin Türkçede gizli özne olarak dışarıda bırakılması gösterilebilir. Başka bir örnek olarak yine İngilizce ve Türkçedeki bir fark ele alınabilir. İngilizcedeki Özne-Yüklem-Nesne sıralaması ile Türkçedeki Özne-Nesne-Yüklem sıralaması bu iki dilin yapısını farklı kılmakla birlikte her iki dilde de, bu sıralamaların zorunlu kıldığı (birbirinden farklı ama kendi içinde bir kural olan) kimi sözdizimsel örüntüler bulunmaktadır[33].

Evrensel dilbilgisi kuramına eleştiriler[değiştir | kaynağı değiştir]

Evrensel dilbilgisi teorisi davranışçı ekolün saygınlığına gölge düşürmüşse de dilbilim alanında iki teori arasında halen çok ciddi bir rekabet bulunmaktadır. Bunun yanı sıra son yıllarda dil edinimi ve dil bozuklukları ile ilgili yeni yapılan çalışmaların sonuçları evrensel dilbilgisine yönelik eleştirel bir tutum ortaya koymaya başlamıştır[34]. Ancak eleştirilerin ayrıntılarına geçmeden önce Chomsky’nin evrensel dilbilgisi varsayımını yalnızca makul bir başlangıç varsayımı olarak düşündüğünün altını çizmekte fayda var. Yine dilbilimci K. David Harrison da kendisiyle yapılan bir röportajda dünya dillerinin yalnızca en fazla yüzde on beşinin incelenebildiğine ve evrensel dilbilgisi ile ilgili büyük kuramlar oluşturmak için henüz çok erken olduğuna vurgu yapar[35].

Chomsky’nin öne sürdüğü, çocukların oldukça sınırlı ve niteliği bozuk dil verilerine maruz kaldığına dair argümana[36] karşı çıkan Reali ve Christiansen’e göre, çocuklar kendilerine sunulan dil verilerinde bulunan birtakım dilbilgisi yapılarının dağılımsal özelliklerine bakarak öğrendikleri dilin yapısıyla uyumlu kuralları çıkartabilir, yani istatistiki bilgilerden genellemelere ulaşabilir[37]. Aynı şekilde, Michael Ramscar da argümanın çocukların maruz kaldığı olumsuz geri bildirimleri dışladığını öne sürer. Ramscar’a göre çok sayıda çalışmanın gösterdiği gibi, çocuklar önce dildeki düzensizlikleri (go fiilinin ikinci halinin goed yerine went olması ya da mouse kelimesinin çoğulunun mouses yerine mice olması) bilmedikleri için yanlış aşırı genellemeler yapma hatasına düşer ancak Ramscar’ın örtük olumsuz geri bildirimler olarak ifade ettiği, çevrelerinden aldıkları verilerle kendi hataları arasındaki farklılıkları tecrübe ederek doğru kullanımları öğrenirler[38]. Geri bildirimle ilgili bir eleştiri de, çocukların dil kullanımlarının yetişkinler tarafından sıklıkla düzeltilmesi olgusunun, yani açık olumsuz geri bildirimlerin göz ardı edilmesidir.

Elizabeth Bates ve Michael Tomasello gibi araştırmacılar da dili beynin içindeki dilin öğrenildiği ve kullanıldığı yoğun ve karmaşık toplumsal çevreyle etkileşim içine giren bir dizi genel işlem mekanizmasıyla açıklar[39]. Bates dil yetisinin biyolojik temelleri olduğunu kabul etmekle birlikte yalnızca dile özel bir yetinin varlığına karşı çıkar. Bazı dilbilgisi yapılarının ve kurallarının mümkün olmaması evrensel dilbilgisinin kısıtlamalarından değil bilgi işleme düzeneği, bellek, hareket planlama ile ilgili biyolojik kısıtlamalardan kaynaklanır[40].

Philip Lieberman da dili bir “dil organı”nın kortikal ağlarına kodlanmış bir içgüdü olmaktan çok öğrenilmiş bir yeti olarak görür ve dilin çok sayıda farklı fonksiyonel yetiden oluşmuş nörolojik bir sistem olduğunu öne sürer. Lieberman’a göre ayrıca insan ve hayvan dilleri arasında Chomsky’nin iddia ettiği kadar niteliksel bir fark bulunmamaktadır[41].

Evrensel dilbilgisine alternatif olarak geliştirilen bir diğer görüş de dilbilimci George Lakoff’un üretimsel semantik görüşüdür. Lakoff Chomsky’nin semantik ve sözdizimin birbirinden bağımsız olduğu görüşünde olduğunu söyler ancak ona göre semantik, sözdizim, bağlam ve diğer faktörlerin hepsi sözdizim kurallarında etkilidir. Chomsky ise Dilbilim Savaşları adını alan, dergi ve gazeteler üzerinden sürdürülen tartışmalarında, semantik ve sözdizimin bağımsız oldukları gibi bir iddiayı hiçbir zaman kullanmadığını, kendi çalışmalarının tam aksini ortaya koyduğunu ve Lakoff’un kendisini hiç anlamamış olduğunu söyler[42].

Chomsky ve evrensel dilbilgisi kuramcılarına getirilen daha genel bir eleştiri de kuramın Avrupamerkezci olması ve kültürel farklılıkları yok sayma eğilimidir. Geoffrey Sampson, The Minds in Uniform makalesinde evrensel dilbilgisi ile İngilizcenin birbirinin yerine rahatlıkla kullanılabileceğini söyler. Üretici dilbilgisi kuramcılarının yalnızca İngilizcenin ya da çoğu Hint Avrupa dillerinin paylaştığı yapısal özellikleri belirlediklerini ve bunlara evrensel dilbilgisi kuralları adını verdiklerini öne süren Sampson, Çince ya da Malay dilinin bu özellikleri taşımadığını aktarır[43]. Malay diliyle ilgili David Gil’in bir çalışmasından örnek veren Sampson’a göre, anadilleri Malay olan insanlar kendi aralarında konuşurlarken bu dilin dilbilgisinin evrensel yapısal özelliklerin dışında özellikleri olduğu görülür. Ancak örneğin İngilizceden Malay diline çeviri yaptıklarında ise evrensel kurallarla daha uyumlu gibi görünen resmi bir Malay değişkesini kullanırlar. Evrensel dilbilgisi savunucuları resmi değişkenin konuşanların gerçek dilsel becerisini ortaya koyduğunu günlük konuşma dilinin ise kısıtlı, bozulmuş bir değişke olduğunu iddia eder. Ancak Gil’e göre günlük kullanılan değişke konuşanların gerçek dilsel mirasını temsil etmektedir[44]. Nicolas Evans ve Stephen Levinson’ın evrensellerin aşırı genellemeler olduğu, evrensel dilbilgisi kuramcılarının muazzam dilsel çeşitliliği göz ardı ettikleri yönündeki eleştirisi de Sampson’un görüşüyle uyum içindedir[45].

Evrensel
dilbilgisi kuramına karşı son dönemde epeyce popüler olan bir
başka iddia da, Amerikalı dilbilimci Daniel Everett’in uzun yıllar
çalıştığı Pirahã
kabilesinin dilinin, Chomsky’ye göre insan dilinin yegane ayırt
edici özelliği olan tekrarlama özelliğinden yoksun olduğu
savıdır. Everett’in Pirahã
dilinin renk ile ilgili kavramlar ve sayı terimlerinin yanı sıra
geçmiş zaman formuna da sahip olmadığı ve Pirahã
dilbilgisinin iç içe geçen cümle parçacıklarına izin vermediği
iddiası çok sayıda uzmanın konuyu irdelemesine neden olmuştur[46]. Bu
araştırmalar arasında Everett’in iddiasını destekleyen görüşler
olduğu gibi, dilbilimcinin tekrarlama özelliğini tamamen yanlış
anladığını ya da Pirahã
dilbilgisini yanlış yorumladığını iddia eden görüşler de
bulunmaktadır. Chomsky ise bir röportajında evrensel dilbilgisi
bağlamında hiç kimsenin dillerin yan cümleler ya da sayı
terimleri içermesi gerektiğine dair bir görüş öne sürmediğini
söyler[47].

Son olarak, evrensel dilbilgisi kuramını benimseyenlerin kurama getirdiği eleştirilerden örnek vermek gerekirse, Steven Pinker’ın da evrensel dilbilgisinin evrimsel kökenine dair farklı bir duruş savunduğunu belirtebiliriz. Pinker’a göre dil Chomsky’nin iddia ettiği gibi anlık bir mutasyon sonucu ve doğal seçilim mekanizmalarından bağımsız olarak değil, Darwinci bakış açısıyla, yani doğal seçilim ilkeleriyle uyum içinde, çeşitli adaptasyonlar yoluyla ortaya çıkmıştır[48]. Pinker ayrıca Ray Jackendoff’la birlikte yazdığı 2005 tarihli bir makalesinde de Chomsky’nin insan dilini hayvan iletişimden ve dili diğer bilişsel niteliklerden ayıran tek özellik olarak tekrarlama özelliğini göstermesini eleştirir[49].

Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

Dil

Dil

Dil veya lîsan, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç, kendisine özgü kuralları olan ve ancak bu kurallar içerisinde gelişen canlı bir varlık, temeli tarihin bilinmeyen dönemlerinde atılmış bir gizli anlaşmalar düzeni, seslerden örülmüş toplumsal bir kurumdur.[1]

Dil, birbirleriyle yakın ilişkili iki farklı tanımın kullanımını belirtir. Tekil anlamda dil, genel bir olgudur veya mesela Almanca veya Çince gibi somut bir dili ifade eder. Burada dil genel anlamda bir olgu olarak ele alınmaktadır.

Dil, iki farklı görüş açısı altında tanımlanabilir:

Ayrıca dilin gösterge bilimiyle (işaret bilimi) bağlantılı olan tanımı da önemlidir. Bu gelenekten sonra Ferdinand de Saussure, dili bir göstergeler sistemi olarak tasarlamıştır ve bu dil göstergesini telaffuzun (signifiant = gösteren) ve fikrin (signifié = gösterilen) zorunlu ilişkisi olarak hatta zihinsel bir şeyler olarak ifade etmiştir.

Dil, kuşaklar arasında ve aktüel durumda insanlığın kullandığı bağdır. Bu bağ kültürün taşıyıcısıdır. Bundan dolayıdır ki, dil ve kültür birbirini sürekli etkileyen iki olgudur. Bu iki olgudan herhangi birinde olan değişiklik diğerini de etkiler. Bu da doğal bir süreklilik ve tabii olma durumunu doğurur. Dil, toplumda var olan bir gerçekliktir. Onun için toplum örnekleminde bulunan unsurların benimsemesi olmadan bir dile dışarıdan etki etmek zordur.

Genel anlamıyla dil[değiştir | kaynağı değiştir]

Dilin tanımı[değiştir | kaynağı değiştir]

Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir araçtır; dil kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Dil bir milleti birleştiren, koruyan ve o milletin ortak malı olan sosyal bir müessesedir. Dil yüzyıllar boyu gelişerek meydana gelmiş bir sosyal kurumdur. Dil seslerden örülmüş bir ağ niteliğindedir. Dil temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir sistemdir.

Dil diğer insanlarla bütün ilişkilerimizde bize aracılık eder ve sosyal bağlarımızı düzenleyen bir araç olarak hayatımızın her safhasında bizlerin yanında bulunur. Evde, okulda, sokakta, çarşıda, iş yerinde ve her yerde dil ile iç içe yaşarız. Dil doğuştan bilinemez. İnsan ilk aylarda ağlamalar, taklitler, birtakım hareketlerle anlaşma sağlamaya çalışır. Çocuk içinde yaşadığı topluluğun anadilini uzun bir sürede öğrenir. Daha sonra kulağına gelen seslerin belli kavramlara, hareketlere, varlıklara karşılık olduğunu anlamaya başlayarak dil öğrenimine adım atar.

Dil her zaman insan benliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan zekâsının ve insanda sınırsız olan duygu ve düşünce kabiliyetinin sonuçları insanın kendi benliğinin dışına ancak dil ile aktarılabilir. Bu bakımdan dil ile düşünce iç içedir. İnsan dil ile düşünür ve yaşar. Dilin gelişmesi düşünceye, düşüncenin gelişmesi de dile bağlıdır. Çeşitli medeniyetlerin meydana gelmesini sağlayan düşünce, gelişmesini dile borçludur.

Dilin bilimsel tanımı[değiştir | kaynağı değiştir]

Dilin bilimsel tanımı, 19. yüzyılda Ferdinand de Saussure gibi dil bilimcilerin çalışmalarıyla çağdaş genel dil biliminin kurulmasından sonra yapılabilmiştir. Dil temelde, bir kavram ile o sesin zihindeki karşılığının birbirine bağlanmasından doğar. Bu bağlanma, doğal ve zorunlu değildir. Mesela; “köpek” kavramı için İngilizler “dog” sesini kullanırken, Almanlar “Hund” sesini, Fransızlar “chien” sesini kullanırlar. Bununla birlikte, kavram-ses imgesi bağının aynı toplumun bireyleri için zorunlu olması gerekmektedir; yoksa toplumsal anlaşma sağlanamaz. İnsan dilini bütün hayvan dillerinden ayıran iki temel özellik bulunmaktadır. Öncelikle insan dili, hayvan dilleri gibi kalıtım yoluyla elde edilmez, aksine insan dili toplumsal çevre içinde öğrenim yoluyla elde edilir. Kuşaktan kuşağa farklı koşullar içinde gerçekleşen bu öğrenim sürecinde dilin de değişikliğe uğraması mümkündür. İnsan dilinin çeşitliliğine karşın hayvan dillerinin değişmezliği, bu iki dil edinimi arasındaki farkın bir sonucudur. İkinci olarak, insan dilinin öğeleri olan göstergelerin son derece küçük parçalara ayrılabilmesi mümkündür. Bu küçük parçaların değişik biçimlerde birleştirilmesiyle yeni dil öğeleri, yeni anlamlar, yeni kelimeler meydana gelir. Hayvan dillerinde böyle bir bölünme ve eklemlenme özelliği söz konusu değildir. Kısaca söylemek gerekirse, dil toplumsal yaşamın hem ifadesi, hem de varlık koşulu durumundadır; hem sonuçtur, hem de nedendir.

Dilin doğuşu[değiştir | kaynağı değiştir]

Dilin nasıl oluştuğunu kesin olarak bilebilmenin bir yolu yoktur. İzleri yarım milyon yıl öncesine kadar dayanan insan yaşamına bakıldığında insanların bu işi nasıl geliştirdiklerine dair bir kanıt bulunamamıştır. Bu kanıt boşluğunda birçok teori ortaya atılmıştır.

1) Yansıma Teorisi:
İlk insanlar, çevrelerindeki sesleri taklit ederek ilkel dilleri oluşturmuşlardır.
Modern bütün dillerde doğal ses yansımalarına karşılık gelen kelimeler bulunmaktadır. Bu da yansıma teorisini desteklemektedir.
Türkçede Vızıltı, mırıltı, fısıltı, gürültü, çatırtı, patırtı, havlama, horlama gibi kelimeler yansıma kelimelerdir. Buna rağmen somut olmayan, ses olgusuna sahip olmayan kelimelerin oluşumunu bu teori ile açıklamak zordur.

2) Ünlemler Teorisi:
İlk insanlar; korkularını, acılarını, sevinçlerini, ruh hâllerini dışa vuran sesler oluşturmuşlar ve böylece dil oluşmuştur.

3) Birlikte İş Teorisi:
İlk insanlar, işleri birlikte yapmaya başlamışlar ve birlikte tempo oluşturmuşlardır.

Dilin özellikleri[değiştir | kaynağı değiştir]

1) Dolayımsallık: Dil hem bir malzeme, hem de bir araçtır. İhtiyaç, duygu, düşünce v.s. bildirirken kullandığımız dil; kelime hazinesi, söz dizimi gibi ögelerle kendi malzemesini sunar.

2) Toplumsallık: Dillerin varoluşu toplumlarla mümkündür. Diğer bir deyişle dil, toplumsallığın, birlikte yaşayışın bir sonucudur.

3) Bireysellik: Dilleri geliştiren, zenginleştiren, bu dili konuşan “insan” faktörüdür ve dili kullanma “tarzları” bireylerde farklılık gösterebilir.

4) Göstergesellik: Ses boyutu ve içerik boyutu olarak ikiye ayrılabilir. Ses boyutu gösteren, içerik boyutuysa gösterilendir.

5) İletişimsellik: Diller, iletişim ihtiyacını gidermek için önemlidir.

6) Ereksellik: Diller, çeşitli ihtiyaçların bildirilmesi için önemlidir.

7) Süreçsellik: Diller süreç içerisinde zenginleşebilir veya yok olabilir. Dilin canlılığı, bu süreçle doğrudan ilgilidir.

8) Birikimlilik: Diller birikimlidir. Yüzyıllar öncesinde kullanılan söz dizimleri, kurallar üzerine yenileri eklenerek zenginleşir.

Dilin belirleyici özellikleri[değiştir | kaynağı değiştir]

Bir dildeki konuşma dili ve yazı dili o dil sisteminin çeşitlenişleridir. Her şeyden önce konuşma dilimiz, yazı dilinin morfolojik ve sözdizimsel kurallarına dayanır. Bu durumların çoğunluğunda kuralların bazılarının dil bilgisi ve sözdizimsel açıdan yerine getirilmesi göze çarpmaktadır. Özne, yüklem ve nesne gibi belirli standartlaşmış kelime sıralamalarına uyulur. Ama konuşma dili başka koşullar altında meydana geldiği için bir dizi kendine özgü özellik durumları söz konusu olmaktadır. Bu özellik durumları doğal dil edinimi ile öğrenilir ve konuşma süreci esnasında bilinçli olarak algılanamaz. Bu özellikler, özellikle dilsel durumun algılanmasına bağlıdır. Sesbilimsel anlama, nüanslamanın ve duyguların ifadesinin kendilerine özgü olabilirliklerini sunmaktadır.

Konuşma dili, kalıcılığı olmayan bir araçtır. Bundan dolayı konuşmacı tarafında kısıtlı bir öngörü kapasitesi ve devam eden iletişimdeki katkıyı sağlamlaştırma zorunluluğu doğmaktadır. Bu durum ara vermeksizin konuşma hakkı kaybedilmeden gerçekleştirilir. Ayrıca anlama ve anlaşılır olma konusunda başka talepler olacaktır. Bu talepler zaman baskısı olmaksızın kaleme alınmış ve keyfi olarak sık sık okunabilen yazılı metinler olabilir. Kendiliğinden oluşan bir dil karşılıklı iletişime dayalıdır. Dinleyici, konuşmacının katkılarının gerçekleşmesine geri bildirimler aracılığıyla sanki konuşmacının kendisiymiş gibi katılır, mesela bu geri bildirimler “hımm” gibi ünlemler veya mimikler olabilir. Konuşmacının yaşı, sosyal statüsü, cinsiyeti, lehçe bölgesi, tutumu ve davranışı gibi durumlarda iletişim için “Konuşma durumu” büyük oranda etkilidir. Buradaki “konuşma durumu” hangi bağlamda kim ile konuşulduğunu ifade eder. Birçok sözlü açıklama, sözlü olmayan eylemler ve ortak tecrübeler üzerine uyarılar aracılığıyla arttırılabilir. [2]

Konuşmacı sadece kısıtlı bir öngörü kapasitesine sahiptir. Zamansal çerçeve yaklaşık olarak 3 saniye içerisinde harekete geçebilir. Sinir sistemi ve beyin araştırmacısı ve biçim ruhbilimcisi Ernst Pöppel bu noktada bir “algısal çerçeve”den söz etmektedir. Bu “algısal çerçeve” içerisinde dürtülerin bütünleşmesi meydana gelebilir. Konuşma esnasında yardımcı olan ve zamansal olarak ardı ardına gelen bilgiler eşzamanlı olarak algılanabilir. Bu zaman çerçevesinde nadiren bir cümle “nokta ve virgül” ile ayrılır. Bu durumdan, az da olsa güzel konuşma sanatı olan retorik bakımından eğitimli ve büyük bir ifade repertuvarına sahip bazı insanları ayrı tutmak gerekir. Genellikle konuşmacının görüşlerinin başlangıcında kesin bir sözdizimsel yapı mevcut değildir. Bu yüzden çoğunlukla, önceden başlatılan dillerin yarıda bırakılması için bir zorunluluk ortaya çıkar. Düşünceler yeniden bir başlangıç için yeniden yapılandırılır veya var olan yapılar “konuşma sırasında düşüncelerin kademe kademe üretilmesi”nin (Heinrich von Kleist) doğruluğu konuşulabilsin diye bir başka yapıya dönüştürülür.

Sözlü bir ifade yazı dilinin aksine düzeltmeler aracılıyla bile geri alınamayabilir ama dil üretiminin yolu yeniden izlenebilir. Sık sık artık bilgiler söz konusu olduğundan düzeltmeler de önemli bir amacı yerine getirir. Bu amaçlar, anlamlılık oluşturma, açıklama ve niteliklerin belirtilmesi, içeriksel olarak zayıflama veya uzak kalmadır. Kendiliğinden düzeltme, yani onarım anlayış güvencesine ve nadiren de görünüm güvencesine hizmet eder. Düzenlilikler, “Zifonun/Hoffmann/Strecker“ (1997:443ff.) gibi araştırmacılarda tasvir edilir. İletişim arkadaşınız tarafından bir dinleyici sinyali aracılığıyla, şüpheli bir bakış veya baş sallama gibi sözlü olmayan etkenlerle ve basit şekilde bâzı sinyallerin gerçekleşmemesiyle düzensizlikler ortaya çıkabilir. Telefon etmede bilinen bir olay dinleyicinin sinyallerinin “hımm”, “evet” gibi kelimelerle ahize sinyallerinin bastırılmasıdır. Bu, kısa bir süre meydana gelir.

Linguistik’te, “iletişimsel – edimsel dönüm noktası” edimsel ve sosyolinguistik teorilerinin etkisi altında ortaya çıktığında 70’li yılların başlarında konuşma dilinin yazı dili karşısındaki özellikleri eski haline getirildi. Psikolog ve filozof Paul Watzlawick’ın ekibinin iletişim teorisi de bu konuda büyük bir rol oynamaktadır. Bu teoriye göre her iletişim, içerik yönünün ve ilişki yönünün bir birimini ifade eder. Bir anlayış zamanla dil bilimine de kapılarını kapatmamalı. Konuşma metinleri yazılmadan önce sıkıntı verici olarak bilinen ve düzenli olarak yok edildikten sonra iletişimsel unsur olarak ifade edilen özel sınıflandırma işaretleri mevcuttu. Sesleri temsil eden “ah”, “oh”, “yani”, ve “değil mi?” gibi leksikal (kelimesel) dinleyici ve konuşmacı işaretleri sözlü iletişimde bir ifadenin daha küçük birimlere bölünmesini mümkün olmasını sağlar. Ayrıca bu işaretler, konuşmacı ve dinleyici arasındaki ilişkiyi konuşmanın kabulü bakımından ve konuşma hakkının güvenliğinin düzenlenmesini belirler. Bu leksikal sınıflandırma işaretlerinin ve içeriksel konuyla ilgili sınıflandırmanın yanı sıra özellikle prosodisch (bürünsel) unsurlar vardır. Bunlar; ses alçalması ve ses yükselmesi, dolu veya boş molalardır. Bu molalar, konuşmacının katkılarının içsel sınıflandırılmasının daha küçük iletişimsel birimler oluşturmasına yol açar. Birçok psikoterapik eğilimler “mecazi konuşmaları” eleştirmektedir. Konuşma başlangıçlarında kullanılan “şunu demek istiyorum…”, “düşünüyorum ki…” gibi süslü püslü ama boş olan sözlerin neyi ilgilendirdiğini eleştiri noktası olarak görmektedir. Çoğunlukla böyle boş sözlerin içerikle ilgili imalı bir kullanımının söz konusu olmadığı burada belirtilmelidir. Ancak konuşma hakkının savunulması çabası devam etmeli. Aynı zamanda bilginin aktarımı sırasında konuşma hakkı güvenceye alınabilsin diye ifadenin gereksiz kısmı başta bulunmalı. Daha uzun bir dikkat gerektiren hikâye, öykü gibi türlerde “fıkra belirtileri” diye adlandırılan şu giriş cümleleri kullanılır: “Dün bana ne olduğunu biliyor musun?”, “Olanları duydun mu?” v.s. Burada konuşmacı, dinleyicisinin eğilimini hesaba kattığını ve sözü dinleyicisine bırakmak için geniş bir zaman verdiğini gösteriyor. Bazen yanlış bir işaret ile rahatsız edici bir iletişimin temeli oluşur. Arkadaş çevresinde cümlesine “Dikkat et…” şeklinde başlayan bir kişi, başkaları tarafından yanlış anlaşılabilir. “Dikkatli olunuz!” boş sözü belki bir tehdit veya belki de bir nasihat olarak hissedilebilir.

Dillerin sınıflandırılması[değiştir | kaynağı değiştir]

Doğal diller[değiştir | kaynağı değiştir]

İnsanlar tarafından konuşulan bir dil veya tarihi ve art zamanı bulunan bir dil olan işaret dili Linguistik çerçevesinde doğal dil olarak tanımlanır. Bilişimsel dil bilimi içerisinde “doğal bir dilin” karakteristik özelliği, dilsel bir konuşma sistemi yeterliliği ve dilsel ifadeleri benimsemek olarak tanımlanır. Bu ifadeler tam bir cümleden oluşmalıdır ve tek bir cümleden birçok anlam çıkarılmalıdır. Bunun yanı sıra “doğal dilleri anlama” ve “karşılıklı ses verme” arasında fark vardır. Her bir sözcüğün ve tonların anlaşılması sınırlıdır.

Dilin ve dil kullanımının bütün yönleriyle ve tek tek somut diller ile uğraşan bilim dalı Linguistik veya dil bilimidir. Bunun yanı sıra, genel dil bilimi insana özgü dilleri bir sistem olarak araştırır, ayrıca dilin genel ilkelerini, kurallarını ve koşullarını araştırır. Uygulamalı dil bilimi, dilin somut kullanımı bağlamında ortaya çıkan konuları ele alır. Tarihî dil bilimi, dillerin tarihî gelişimini ve genetik akrabalıklarını araştırır, bunu genel anlamda dil değişimi gibi tek tek dillerin öğelerinin tarihini göz önünde bulundurarak yapar. Karşılaştırmalı dil bilimi, diller arasındaki farklılıkları ve ortak özellikleri araştırarak elde eder ve bunları belirli kriterlere göre sınıflandırır. Ayrıca dil önermelerini yani bütün dillerde veya birçok dilde ortak olan özellikleri araştırarak ortaya çıkarmaya çalışır.

Doğal diller, özellikle yapısal ve kelimeyle ilgili anlaşılmazlıklar ve belirsizlikler bakımından doğal olmayan dillerden farklıdır. Bu doğal olmayan dillere programlama dilleri örnek gösterilebilir. Böyle bir tanımlamaya göre Esperanto gibi yapay diller doğal olmayan dil olarak sınıflandırılır, çünkü bu gibi dillerin bağımsız tarihi bir gelişimi söz konusu değildir. Doğal diller de yapay diller de jest, mimik ve iletişimdeki ton değişimleri için ses melodisi gibi aksan ve şiveleri kullanır.

Dil biliminin içinde, dilin özel yönleriyle uğraşan çok sayıda büyük ve küçük alanlar vardır. Bunlar; dil ve düşünce, dil ve gerçeklik veya dil ve kültür arasındaki ilişki ile sözlü ve yazılı dillerdir. İnsanlığın ana dili üzerine varsayımlar özellikle kurgusaldır, söylentiye dayanır; bu paleo dil bilimi alanın araştırma konusudur. Dilin kullanımı, kural değeri taşıyan bakış açıları altında sözlüklerde (imla kılavuzlarında, yazı biçimi sözlüklerinde) ve dil bilgisi kullanımlarında tanımlanır.

Belirli dil bilimsel alanların yanı sıra, dilin etkisini, yaratıcı gelişimini ve anlamını yoğun olarak özellikle açıklayan bilimsel alanlar vardır. Bu alanlara; söz sanatlarını inceleme bilgisi (retorik), edebiyat bilimi, hem felsefenin hem de dil bilimininin alt alanı olarak dil felsefesi ve etnoloji dâhildir.

Biçimsel diller[değiştir | kaynağı değiştir]

Doğal dillerin aksine şeklî diller mantık ve kitle öğreniminin araçlarıyla tanımlanabilir (temel ifadelerin sayılabilir çokluğu, düzyazı kuralları, biçim olarak güzel ifadeler). Biçimsel mantığın tanımlama ilkeleri de doğal dilleri kullanır; bu alandaki öncü çalışmaları Amerikan Mantıkçı Richard Montague yapmıştır. Tamamıyla bir yeniden oluşturma elbette mümkün değildir. Çünkü mantık da doğal dillerden türemiştir. Sonuç olarak doğal dillerdeki her şeyi kararlaştırmak zorundayız (Ludwig Wittgenstein).

Tek tek diller[değiştir | kaynağı değiştir]

Dil, özel anlamda Almanca, Japonca veya Svahili dili (asıl adıyla Kiswahili, Doğu Afrika’da kullanılan bir dildir) gibi belirli tek tek dilleri belirtir. İnsanlığın sözlü dilleri, dil aileleri içerisindeki genetik akrabalıklarına göre sınıflandırılır; bu sınıflandırma dil kodlamaları aracılığıyla her ayrı dile göre uluslararası alanda ISO 639”a göre yapılır (ISO=Uluslararası Standart Organizasyonu 639 standartlarına göre). 2005 yılında yayımlanan “National Geographic” dergisine göre Dünya genelinde 6912 dil aktif olarak kullanılmaktadır. Fakat günümüzde var olan aşağı yukarı 6500 dilin neredeyse yarısından fazlası yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır, çünkü bu diller artık ya hiç konuşulmuyor ya da artık yeni nesillere aktarılmıyorlar. Bu durum muhtemelen, günümüzde halen var olan dillerin büyük bir kısmının önümüzdeki 100 yıl içerisinde yok olmasına sebep olacaktır. Toplum, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan dillerle ilgilenmeyi ve insanlığın mirası kabul edilen bâzı dilleri belgelendirmeyi destekliyor. Ayrıca bu dillerin, üzerinde çalışılan özellikleri vasıtasıyla sınıflandırılmasını da destekliyor.

Dil yaşayan bir canlıdır. Dil doğar, zaman içerisinde değişir ve tekrar yok olur gider, ama bu yok oluş biyolojik anlamda değildir, aksine gelecek kuşaklara aktarılma anlamında bir yok oluştur; burada canlı olma, işlevlerin çeşitliliği için mevcuttur. Günlük hayatta artık kullanılmayan yani ölü diller olarak kabul edilen diller kendi yerlerini alan dillerde izlerini bırakırlar; mesela Romen dillerinde (İtalyanca, Fransızca, Rumence v.s.) ve diğer başka dillerde de çoğunlukla dilsel ifadelerin alınması yoluyla Latincenin izleri görülür.

Diller, kökenlerine göre etnik diller ve yapay diller diye sınıflandırılırlar. Bir etnik dil veya halk dili, mesela bir kök dil Peru ve Bolivya arasındaki Titikaka (Titicaca) gölü kıyısındaki “Aymara” olabilir. Mesela bir yapay dil ise Martin Luther tarafından yapılan İncil tercümesi zamanındaki Almancadır, çünkü ondan önce çok sayıda, tamamen farklı Almanca kök diller vardı ve bu kök diller de kelime hazinesinde birçok farklılıklar gösteriyordu. En çok tanınan, kendine özgü ve çok yaygın bir yapay dil örneği Esperantodur ama Esperanto Dünya dili olarak kabul edilmeye henüz çok uzaktır. (Orijinal adı “Lingvo Internacia” olan “Esperanto”, kendini “Dr. Esperanto” olarak tanıtan Polonyalı göz doktoru “Ludwik Lejzer Zamenhof” tarafından, farklı dilleri konuşan kişiler arasındaki iletişim zorluklarının, öğrenilmesi kolay bir ortak dil ile aşılabileceği düşüncesiyle 1887 yılında üretilen bir yapay dildir.)

Konuşulan diller[değiştir | kaynağı değiştir]

Konuşulan diller, var olan bir dilin sözlü ifadelerinin bütünüdür. Konuşulan dillerin yazılı dillerden farklı olarak görsel ve el ile oluşturulmuş işaret dili ve konuşma dışı iletişim (Parasprache) gösterilebilir. Konuşulan diller insanlığın dilinin ilk ve temel biçimidir. Bâzı kültürlerde yazı dili geçmişte yoktu ve hâlâ da yok.

Konuşulan diller kendiliğinden ve özgür biçimde ifade edilen konuşmalardır. Bu konuşmalar düzenlenmemiş ve gözlemlenmemiş iletişim durumlarıdır ve bu konuşmalar iki veya daha fazla konuşmacı arasında gerçekleştirilir. Bu durum yazılı olarak önceden ifade edilen konuşmalarda hariç tutulur. Konuşulan dillerin özel oluşum durumları, kısıtlı normalleştirmesinin yanı sıra konuşmanın duruma bağlılığına, etkileşimliliğine ve az da olsa işleme zamanına aittir. Konuşulan dillerin özelliklerine elips oluşturma da dâhildir. Bu sözdizimsel olarak tamamlanmamış cümleler anlamına gelmektedir. Ayrıca ünlemlerin kullanımını ve dinleyici ve konuşmacı işareti gibi sınıflandırma işareti olarak adlandırılan farklı düzeltilmiş olguları da ifade eder.

Yapay dil[değiştir | kaynağı değiştir]

Diğer birçok dilin aksine yapay diller kaynağı belli olan dillerdir. Yapay diller, o dili oluşturan kişi ya da komisyonun adı bilinir olan dillerdir. Yapay dillerin dil bilgisi yapıları tarihin akışı içerisinde insanların günlük kabulleri ya da yönelimleriyle belirlenmiş ve tamamen insan eliyle yapılandırılmış olan dillerdir. Örnekler: Esperanto, Elfçe, Kiril Türkçesi, İdo dili, Kotava, Toki Pona,Torozek,Futsch,Apotamkin.

Halk dili[değiştir | kaynağı değiştir]

Halk dili bir halkın her yerde konuştuğu dile verilen isimdir. Halk dili, eski bir dil biçimi veya dinde, bilimde veya sahnede kullanılan bir yabancı dildir. Bu durum birçok kültür çevresinde eskiden de böyleydi, bugün de böyledir.

Halk dili kısmen ülke diline ve ana dile anlamca yakın kullanılır. Halk dili kavramı öncelikle şu şekilde ortaya çıkmıştır: Yöresel dil yabancı bir dile karşı oluşur veya halk dili “daha düşük bir dil seviyesi” bağlamında yüksek dil seviyesinden ayrılış olarak görülür. Halk dili özellikle dinin ve bilimin dili olarak görülür.

Orta ve Batı Avrupa’da ayrı ayrı halk dilleri yüzyıllar boyunca dini ayinlerin ve edebiyatın dili olan Latince karşısında ortaya çıkmıştır. “Şarlman” (Karl der Große) zamanında Almanca, inançların arabuluculuğu için halk dili olarak büyük anlam kazandı. Ayrıca Martin Luther’in İncil tercümesi de bu amaca hizmet etmişti, çünkü bu İncil tercümesi de konuşma dilinden basit bir aktarım değildi. “Halk dillerine yönelmede”, Yeni Çağ’ın başlarında bütün Avrupa’da gözlemlenen bir eğilim söz konusudur.

Helenizm çağında Yunan dili Koini’nin yanı sıra başka birçok halk dili ortaya çıkmıştır. (Koini, Helenistik Dönemde Attik Diyalekt’ten sonra gelişmiştir. Koini ayrıca Yunanistan dışındaki bölgelerde de kullanılmıştır, bu yüzden de sadece Yunanların değil, Yunan olmayanların da kullandıkları bir halk lehçesidir. Aynı zamanda Koini, Romalıların Yunanlarla anlaşmak için kullandığı lehçedir.)

Hindistan’da halk dilleri kutsal Sanskritçeden oldukça uzaklaşmıştır.

Arapça yazı dili sadece camilerde, yazışmada ve uluslararası alanlarda kullanılır. Arap yazışma dili, Arap halk dillerinin farklı türlerinden belirgin bir biçimde ayrılmaktadır.

Eski Doğu’ya ait Hıristiyanlar günümüzde hâlâ dini ayinler için İsa tarafından konuşulan Süryanice (Aramice ya da Aramca) dilini kullanmaktadırlar.

Avrupa’nın kültür ve yazışma dilleri, sömürgecilik sonrası Afrika’da, yöresel halk dillerinin yanı sıra ve hatta bu halk dillerinin üzerinde resmî dil olarak büyük ölçüde kullanılmaktadır. İngilizce, Fransızca, Portekizce gibi.

Yazı dili[değiştir | kaynağı değiştir]

Yazı dili, resmî olarak tespit edilmemiş bir işaretler sistemini belirtir. Ancak yazı dili özel kurallara uyar ve yazı dilinin bir yazı sistemi mevcuttur.

Yazı dili metinlerde kendini gösterir. Yazı dilinde en başta daima kelime, düşünce ve kesinlikle ulaşılabilir bir fikir yer alır. Oysa yazı dilinde fiziksel durumda; yazı araştırmalarının belgeleri, evrakları v.s. hizmete sunulur.

Halk diline özgü yazı kültüründe 13. yüzyıldan bu yana şehir kültürünün gelişmesiyle belirgin bir canlanma yaşanmıştır. Bu canlanma sadece soylular ve din adamlarına değil, aynı zamanda da diğer toplumsal sınıfların da yazı diline geçişlerini mümkün kılmaya yardımcı olmuştur. 14. ve 15. yüzyıllarda kavramsal olarak sözlü konuşmanın işaretleri giderek ortadan kaybolmuştur. Sözlü dil, kavramsal yazı dilinin ortaya çıkmasıyla ortadan kaybolmuştur. Günümüzde yazı yazanların yazı biçiminde yeniden düzenlenmesinin zamanı için hangi kültürel, sosyolojik ve geçici koşullara bağlı arka plana sahip olduğu çoğunlukla pek önemsenmemektedir. Arka plan bilgisi yazarın niyetini anlayabilmek için çok büyük bir öneme sahiptir. Ayrıca imlâ tarzı, yazma aracı gibi “yazının göstergeleri” az dikkat çeker. Daktilo ve bilgisayar gibi aletler konuşma dilinin kayıt altına alınmasını önemli ölçüde kolaylaştırmıştır. Çünkü bunlarla konuşma dili, sözlü ve yazılı olarak kayıt altına alınabilmektedir.

Konuşma dili[değiştir | kaynağı değiştir]

Günlük dil veya genel dil olarak da adlandırılan konuşma dili günlük toplumsal ilişkilerde kullanılan standart dil değildir. Konuşma dili bir lehçe olabilir veya konuşma dili standart dil olan yüksek dil ile lehçe arasındaki bir ara durum olarak kabul edilebilir. Özellikle de konuşmacının eğitim durumu, sosyal çevresi gibi sosyolojik ve dini gerçeklikler konuşma dilini etkilemektedir. Konuşma dilsel ifade biçimleri bazen eşanlamlı (sinonim) olarak “halk dilsel” olarak da tanımlanmaktadır. Buradaki halk dilsel ifadesi genel anlamda halk dilini karşılamaktadır.

Türkiye çerçevesinden bakıldığında konuşma dili olarak işlev gören standart bir yüksek dil bulunmamaktadır. Türkiye göz önüne alındığında yazı diline en yakın konuşma İstanbul Türkçesi olduğu için en duru konuşma dili olarak İstanbul Türkçesi kabul edilmektedir.

Dilin bölgesel egemenlik ilişkisinin uzun süredir devam eden tarihi çeşitliliği konuşma dilsel tutumlarda güçlü biçimde izlerini bırakmıştır.
Standartlaşamamış olan konuşma dili de bâzı tekdüzeliklere mağlup olmaktadır. Bu tekdüzelikler konuşanının diğer konuşanların konumunu belirlemesinde ve onlara uyum sağlamasında ortaya çıkmaktadır.

Konuşma dili yüksek dil olarak tanımlanabilen İstanbul Türkçesinden, kamusal konuşmadan, tiyatro oyunundan, şiirden farklıdır. Fakat aynı zamanda da popüler olarak görülen yüksek konuşma dilinin bir ara katmanıdır. Bu popüler yüksek konuşma diline günümüzdeki deneme yazıları, gazete makaleleri, radyo ve televizyon dilleri veya televizyon Türkçesi örnek olarak gösterilebilir.

Konuşmacının kendisi bunu normalde konuşma dili olarak adlandırmaz. Örnek olarak eğer uzman olmayan kişiler teknik dil, tıp dili gibi özel ifadeler ile uzmanlık dillerini doğru kullanamazlarsa bu durum geçerli olmaktadır.
Konuşma dili ile uzmanlık dilleri arasındaki tutarsızlıklar tekdüze değildirler. Bunlar daha çok duruma ve bağlama göre değişkenlik gösterir. Belirli meslek guruplarına ait kişilerle uzman olmayan kişiler arasındaki farklı değerler yüzünden kesin ve net olarak tanımlanmış farklılıklar bulunmaktadır.

Mesela eğer uzman kişi kesin bir teşhis koymuşsa tıbbî bir bulgu bu uzman bir kişi için “negatif”tir. Hasta kişi bunu duyar ve konuşma dilindeki “negatif” ifadesinden, tespit edilen hastalıktan korkar.

Dilin gelişmesi için geçerli olan dilsel biçim çoğunlukla çıkış maddesidir. Almanya’da Martin Luther’in İncil tercümesi, Birleşik Krallıkta kraliyet ailesinin konuştuğu İngilizce, Fransa’da Paris’te konuşulan konuşma dili, Rusya’da ulusal şair Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in bir eseri ve Türkiye için İstanbul’da konuşulan İstanbul Türkçesi dilin gelişmesine katkı sağlayabilecek örnekler olarak kabul edilebilmektedirler.

Bir yüksek dilin eğitim, gelişme ve bakım süreci yaşayan konuşma dilinin sürekli bir gözlemine dayanmaktadır. Bu gözlem kültürel kurumlar sayesinde günümüzde birçok ülkede bulunmaktadır. Bu kurumlar bu görevi kendileri üstlenmişlerdir veya devlet tarafından görevlendirilmişlerdir. Ulusal tarihe göre modern ülkelerde yazı dili ve konuşma dili çok farklı biçimde gelişmişlerdir.

Buna göre konuşma dilinin öneminin değerlendirilmesi de farklılık göstermektedir ve yüksek dilin tasarlanması için var olan ilgili kurumların etkisi de aynı durumdadır.

Yüksek orandaki değişim hareketliliği, yabancıların diğer ülkelere seyahatleri, kitle iletişimi, elektronik bilgi işlem ve bunlar gibi diğer etmenler günümüzde günlük dilin gelişimini hızlandırmaktadır. Diğer taraftan da televizyonun yerleşik etkileri ve esnek olan lehçe sınırlarının etkileri günlük dilin gelişimini yavaşlatmaktadır.
Bir dilin şeklî tanımlamaları nasıl olsa konuşma diline dayanmaktadır.

Özellikle gençlerin dili ve diğer sosyal çevre dilleri yeni neslin konuşma dilini her zaman etkilemektedir. Asıl önemli olan askeri dil, hapishane dili, öğrenci dili, dağcı dili, avcı dili, uzmanlık alanı dili, bölgesel dil, konuşma dili, lehçe ve şiveler gibi özel guruplarda sınırlandırılmış olmasıdır. Günümüzdeki hareketlilik ve kitle iletişim araçları şivelerin ve lehçelerin sayısını sürekli olarak azaltmaktadır. Aynı zamanda konuşma dilsel unsurların bölgesel karakteri de ortadan kaybolmaktadır.

Yazı dili ile konuşma dili arasındaki farklı ilişkiler üç değişik durumda kendini gösterir ve bu üç farklı durumda da yazı dilinin konuşma diline olan bağımlılığı tartışılır.

“3-aşamalı-tez” olarak adlandırılan bu yaklaşım gitgide önem kazanmaktadır. Bu 3 aşama planlama, belli bir üslupla ifade etme ve üzerinde çalışıp düzeltmektir. Bu yaklaşım daima önem kazanmaktadır, çünkü yazı dilinin dilsel formüllerine göre sorunlar ancak düşünsel planlamalar tamamlandıktan sonra ele alınabilir.

Aynı şekilde zihinsel fikir oluşumlarının tam bir cümle yapısında olup olmadığı veya en azından karmaşık bir kelime yapısında olup olmadığı güncel olarak tartışılmaktadır, ya da yazı dilinin dil bilgisel formlara hizmet edip etmediği de güncel bir tartışmadır.

İşaret dili[değiştir | kaynağı değiştir]

Özellikle dilsiz ve ağır biçimde duyma kaybı olan kimselerin iletişimde kullandıkları kendine özgü, görsel olarak algılanan doğal dil sistemi, işaret dili olarak tanımlanmaktadır. İşaret dili sağır ve dilsizlerce “haptik” anlamı (hareket ve dokunma) el temasıyla algılayarak kullanılıyorsa, buna “taktil” işaret dili denir.

İşaret dili, mimik ve ağzın görünüşüyle mesela sessiz konuşulan kelimelerle ya da hecelerle bağlantılı olarak ve daha çok vücudun şekliyle oluşan bağlamda her şeyden önce ellerle oluşturulan toplam işaretlerden (el kol hareketleri) meydana gelir.

Amerikalı “Valeri Sutton” 15 yaşındayken 1966 yılında kişisel notları için bir sistem geliştirdi. Bu kişisel sistemi bale koreografilerini not etmek için geliştirmişti. “Valeri Sutton” Danimarka Kraliyet Balesi”nde alıştırma yapmak için 1970’te Danimarka’ya taşındı. Orada Bournville Okulu’nun unutulma tehlikesinde olan koreografilerini kaydetmek için kendi dans notlarından yararlanmıştır. Bu kişisel sistemin 1973”te yayımlanması ve bale öğrenenler için “DanceWriting” Kursu (Bale v.s. öğrenenler için koreografileri not alma kursu), bu not alma tekniğinin Kopenhag Üniversitesi bilim adamları tarafından okunan bir gazete makalesinde 1974 yılında tanınmasını sağlamıştır. İşaret diline yönelik “MovementWriting”in (Hareketlerin yazılması) daha ileri düzeyde çalışılması teşviki, Antropolog Dr. Rolf Kuschel’den ve Lars von der Lieth’ten gelmiştir. İlk olarak Kuschel, Güney Pasifik Okyanusu’ndaki bir adada yaşayan bâzı sağır ve dilsiz insanların anlaşmak için kullandıkları işaret sistemini filme almıştır. Bu kişilerin konuştukları dili çözümleyebilmek için yazılı bir notlandırmaya ihtiyaç duyulmuştur. Dr. Rolf Kuschel ve “Lars von der Lieth, Sutton’dan bu filmde gösterilen el hareketlerini not etmesini rica etmişlerdir. Bir işaret dilinin sağır ve dilsiz “bulucusunun” hareketleri yardımıyla elde ettiği bu transkripsiyon sağır ve dilsizlerin davranış dilinin modern zamanda ilk defa kayıt altına alınması olarak kabul edilebilir. Yazı sistemi başlangıçtaki “MovementWriting”ten ayrı olarak sürekli gelişmiştir ve işaretleri tanımlayan bir yazının gereksinimlerine uygun hale getirilmiştir. İşiten Danimarkalıların jestleri ve mimikleri de “SignWriting”in (İşaretlerin yazılması) simgeleri yardımıyla von der Lieth tarafından yürütülen araştırma grubunca kayıt altına alınmıştır.

Valerie Sutton 1975 ile 1979 arası Boston Konsevartuarı’nın dans bölümünde çalışmıştır. Bu esnada “New England Sign Language” (Yeni İngiltere İşaret Dili) araştırma grubuyla bir araya geldiğinde kendi “SignWriting” sistemini daha da geliştirmiştir. Duymayan yetişkinler, “National Theater of the Deaf”in (Duymayanların Ulusal Tiyatrosu) oyuncuları ilk kez 1977’de işaretler dili yazısını öğrenmişlerdir. Valerie Sutton 1979”da “National Technical Institute for the Deaf”te (İşitme Engelliler için Ulusal Teknik Enstitüsü) görev almıştır. Bu enstitü işaret dili yazısını resimlerle anlatan “Amerikan İşaret Dili”ni yayımlamıştır.

1982’in sonbaharından itibaren “SignWriter” (işaret yazıları) çeyrek yıllık bir gazetede işaret dili yazıları isimli metinlerle yayımlanmıştır. Düzenli ve periyodik basımlardan faydalanarak hızlı ve kolay bir imlâ için gerekli olanlara yetişebilmek için işaret dili yazsısı basitleştirilmiştir. Bu projeden 1984 yılında vazgeçilmiştir, çünkü bütün işaretler el ile yazılmak zorunda olduğu için masraflar bu çabalardan daha fazla olmuştur. 1986’da “SignWriter”ın bilgisayar programı yazılmış ve yayımlanmıştır.

1980’li yıllardan beri işaret yazısına ilişkin çeşit çeşit kılavuzlar ve sözlükler mevcuttur, hatta el yazısı ve kabartma yazısı da geliştirilmiştir.

İşaret yazısı 1985’ten beri gözlemlenen yazıların yerine yazılmıştır ve 1997’den bu yana İşaret yazısı resmî olarak yukarıdan aşağıya doğru bölümler halinde yazılmaktadır.

Uluslararası İşaret Dili (“International Sign Language”) olarak da bilinen “Gestuno” 1951’de ilk defa “Dünya İşitme Engelliler Federasyonu”nun (“World Federation of the Deaf”) Dünya çapındaki kongresi çerçevesinde ele alınan yapay bir işaret dilidir.
“Gestuno” ismi İtalyancadan gelmektedir. “Gestuno”, “işaretlerden birisi” anlamını taşımaktadır.

1973’te bir komisyon uluslararası bir yapay işaret dili üzerine çalışmalar yapmıştır ve bu yapay işaret dilini standartlaştırmaya çalışmıştır. Birçok ülkede işitme engelliler tarafından anlaşılan işaretler bu komisyonda bir araya getirilmiştir. Ayrıca bu komisyon yaklaşık 1500 işaretten oluşan bir kitap yayınlamıştır. Ancak Gestuno’nun gerçek bir dil gibi somut dil bilgisel kuralları yoktur.

“Gestuno” sayesinde, farklı ülkelerden işitme engelliler bir araya geldiğinde ve kendilerine özgü işaret dilleriyle anlaşamadıklarında kullanılan uluslararası bir işaret dili gelişmiştir. “Gestuno” bugün hâlâ uluslararası işaret dili için bir referans olarak kullanılmaktadır.
Birçok işitme engelli insan dört yılda bir düzenlenen duyma engellileri olimpiyatlarında ve “Dünya İşitme Engelliler Federasyonu” (World Federation of the Deaf) gibi birçok uluslararası konferanslarda uluslararası işaret dilini kullanmaktadır.

İşaret dilleri bilimsel anlamda kendine özgü ve doğal diller olarak kabul görürler. İşaret dillerini aynı ülkedeki sesli dillerden temelde ayıran kendilerine özgü dil bilgisi yapıları vardır. Bu nedenle işaret dilleri sesli dile kelime kelime aktarılamaz. Sesli dile yönelik göze çarpar bir fark ise; sesli dil birbirini takip eden bilgileri zorunlu bir şekilde ardıl olarak işlerken, işaret dilleri her hareketle birkaç bilgiyi aynı anda iletebilir. Sık sık “inkorporasyon” (kabul etme) olarak adlandırılan bu kavram yeni araştırma birimlerinde bükümden sayılmaktadır ve işaret dilin önemli bir malzemesidir.
İşaret dilleri ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Almanca dil alanından Almanca İşaret Dili (DGS) varken Avusturya’da Avusturya İşaret Dili (ÖGS) vardır.

Farklı sesli dillerde olduğu gibi işaret dilleri de kendi aralarında benzerlik gösterir. Uluslararası işaret dili uluslararası organizasyonlarda yavaş yavaş yürürlüğe girmektedir. Oluşum aşamasındaki işaret dili nesnel açılara göre ülkelere özgü farklı el kol hareketlerinin kabul edilen anlaşma sayesinde gelişimini sürdürmektedir.

İşaret dillerini yasal olarak güvence altına alma çabaları geçmişte de vardı ve hâlâ da devam etmektedir. İngilizce ve Māori (Maori, Yeni Zelanda yerlileri ve onların diline verilen isimdir) dilinin yanı sıra Yeni Zelanda işaret dili (NZSL) 2006’dan bu yana Yeni Zelanda’nın resmî dilidir. İsviçre’nin Kanton eyaleti, işaret dilini 27 Şubat 2005’ten beri anayasal olarak kabul etmektedir. Avusturya parlamentosu Federal Anayasa’da işaret dilini tanınmış azınlık dili olarak kabul etmiştir (Madde 8. fıkra 3).

Ağız hareketleri işitme engellilerin ve ağır işitenlerin eğitimi alanlarında söz konusudur. Ağız hareketleri konuşma dilindeki kelime üretiminde yüzün alt kısmının ve dudakların gerçekleştirdiği görsel olarak algılanabilen davranışlardır.
İnsanların kelime üretimi sırasında konuşma araçlarının yanı sıra ağzın dış alanının ve dudakların da her kelimede belirli bir biçimde görevi söz konusudur. Bu durum küçük kişisel farklılıklarla da olsa birçok insanda daha az veya daha çok benzerlik göstermektedir. Dudak hareketinin bu fark edilebilir örneği prensip olarak konuşma dilinde dudak okumayı mümkün kılmaktadır.Görsel olarak görülebilen ağız hareketi dilin en küçük birimi olan “fonem”e benzetilerek İngilizcede “viseme” olarak tanımlanmaktadır.

Ağız hareketlerinin gerçekleştirilmesi ve durumu öncelikle işitme engellilerin ve ağır işitenlerin eğitimi alanlarında belirli bir dereceye kadar sistematik bir biçimde bilinçlidir. Bu durum anlaşılabilir şekilde canlandırılabilmektedir. Bu alanda dudak okumanın tipik ağız durumlarının ve ağız hareketinin sonuçlarının uygulamalı olarak gösterilmesiyle alıştırma yapılmakta ve dudak okuma eğitilmektedir.

Ağız hareketleri çoğu kez bir sözcüğün bütün şeklini tam olarak yansıtmayabilir, aksine sadece bir kısmını yansıtabilmektedir. Hatta ağız hareketleri özellikle sözcüğün bir kısmını konuşma esnasında tamamıyla kolay anlaşılabilir biçimde ve tipik ağız biçimlerinde yansıtabilmektedir. Özellikle önce gırtlağın konuşma aracı olan veya dilin pozisyonu sayesinde meydana çıkarılan sesler daha az anlaşılabilir olabilir veya hiç okunmayabilir. Bu durumda mesela “baba” ve “mama” kelimelerinde ağzın hareketi aynı görünmektedir.

Bunun yanı sıra bir sesin ağız hareketi kendisinden sonra söylenecek olan veya kendisinden önce söylenen (eşsöyleyiş) ses yüzünden değişmektedir. İşitme engelliler için eğitim veren okullarda öğretmenler zor kelimelerin okunmasını kolaylaştırmak için bilinçli olarak ağız hareketini değiştirmektedirler. Bu durum şu şekilde örneklendirebilir: “L” sözcüğünün daha iyi fark edilebilmesi için dil kesici dişin iç kısmına değil de görülebilen biçimde kesici dişin alt kenarına dokundurulmaktadır. Bu davranış sesi görsel olarak sembolize etmek için gerçekleştirilmektedir.
Ağız hareketleri işaret diline destek olarak da kullanılmaktadır.

Bir işaret dilini, duyabilen insanların da öğrenmesi mümkündür. Mesela halk eğitim merkezlerinde ya da işaret dili kurslarında ve uygulama ve kapsam açısından bir yabancı dil öğrenmeyle kıyaslanabilir.

İşaret dili çevirmenleri el kol hareketi çevirmenleri değildirler. İşaret dili çevirmenleri duymayan ve duyan kimseler için her iki yönde de tercüme yaparlar. Mesela bu, bir duymayanlar konferansında işaret dilini bilenler ve işaret diline hâkim olmayan duyan kişiler için yapılan tercüme olarak ortaya çıkar. Bir işaret dilinden diğerine ya da sesli bir dilden yerel bir işaret diline (mesela Fransızcadan Almanya veya İsviçre İşaret diline) tercüme yapan çevirmenler vardır. İki işaret dili arasında tercüme yapan çevirmenlerin kendisi çoğunlukla duymayan kişilerdir.
[1]

Birçok girişim olmasına karşın işaret dili bugüne kadar günlük kullanım için güvenilir olarak yazıya dökülememiştir. Bilimsel araştırmalar için “not alma sistemleri”, mesela “HamNoSys” (Hamburg Not Alma Sistemi) mevcuttur. Örnek olarak bu sistemler; elin biçimindeki, el duruşundaki, vücut kısmındaki, hareketi yürütmedeki gibi el kol hareketlerinin çözümlenmesiyle ve bunlara uygun düşen temsillerle çalışır. İşaret dili yazısı Osnabrück’teki “Duyma Engellileri İçin Eyalet Eğitim Merkezi”nde uygulanmıştır. Başarılı bir şekilde birinci sınıftan itibaren yürürlüğe konulmuştur. (İşaret dili yazısı: İngilizce; “SignWriting”, ilk olarak “Valeri Sutton” tarafından ve “Sutton-Movement Writing-Sistemlerinin” bir kısmı olarak geliştirilmiştir)

İşaret dili yazısı, işaret dilinin dilsel işaretlerinin temsilleri için Kopenhag Üniversitesi’nin vekâletinde 1974’te “Valeri Sutton” tarafından geliştirilmiş bir sistemdir. Daha önceden, Paris’te 19. yüzyılda Fransız “Bebian” ve daha sonra İskoçya asıllı George Hutton, Nova Scotia’da (Kanada) her ikisine de “mimografi” denilen bir işaret dili yazısı taslakları üzerinde çalışmalarını tamamlamışlardır.

Duymayanlar için diğer yazı sistemleri de mevcuttur. Mesela Willian C. Stokoe’nun “American Sign Language” (ASL – Amerikan İşaret Dili), Eshkol-Weissman’ın “Israel Sign Language” (İsrail İşaret Dili), “Alman İşaret Dili” (DGS) için “HamNoSys” (Hamburg Not Alma Sistemi) ve Hartmut Teuber’in “SignLettering” fonetik/fonem sistemi günümüzde kullanılmaktadır.
İşaret dili yazısı, “MovementWriting” (Hareketlerin yazılması) üst kavramından özetlenen, hareketleri tanımlayan ve “SignWriting”in (İşaretlerin yazılması) yanı sıra “DanceWriting” (Dansların ve koreografilerin not alınmasına yönelik) ile bağlantısı olan yazılar arasından birisidir.

İşaret dili, el kol hareketleri için önemli sayılabilecek el kol hareketlerinin gösterilmesinde el biçimlerinden ve mimiklerden yararlanmaktadır. Hatta kollar, bacaklar ya da omuzlar için kesin tanımlanmış birçok kesin belirli “piktogram” adı verilen işaret sisteminden ve hareketin tanımını gösterecek farklı oklardan, yıldızlardan, dalgalardan v.s. değişik ek sembollerden de yararlanmaktadır. İşaretlerin sistemsel karakterlerinden dolayı yazının tanınması görece olarak kolaydır (“piktogram” ya da “piktograf” bir eşyayı, bir objeyi, bir yeri, bir işleyişi, bir kavramı resmetme yoluyla temsil eden sembollerdir)

İşaret dili Almanya’da birkaç yerde, mesela Osnabrück’teki “Duyma Engellileri İçin Eyalet Eğitim Merkezi”nde (Landesbildungszentrum für Hörgeschädigte in Osnabrück) duyma özürlü çocukların ders programına yerleştirilmiştir. Aynı durum Güney Nikaragua’da bir okulda da gerçekleştirilmiştir.
[2]

Yapısal ve şeklî diller[değiştir | kaynağı değiştir]

Diller, bilişim bilimi (informatik) çerçevesinde de ele alınabilir. Biçimsel diller olarak adlandırılan diller dilin matematiksel modelini ifade eder ve bu diller özellikle teorik bilgisayar bilimi içerisinde kendine yer bulur.

Özellikle de hesaplanabilirlik kuramı ve Compilerbau kullanımında yer alır. Birçok bilgisayar program dilleri, özünde hem teorik düşüncelere hem de nesnel düşüncelere dayanır. Programlama dillerine “Java, ALGOL, Fortran, COBOL, BASIC, C, C++, Ada, LISP, Prolog, Perl” örnek verilebilir.

Felsefenin karşılaştırılabilir bir uğraşı da Alman filozof, matematikçi ve mantıkçı Paul Lorenz’in projesi olan Orto isimli bir dil programıdır. Bu dil programında anlamlı ve sistemli bir bilimsel dilin oluşturulması amaçlanıyor ama bu durum “sistemli felsefede büyük oranda tartışmalı” durumda.

Dil değişimleri[değiştir | kaynağı değiştir]

Dil değişimi veya dil dinamizmi bir dilin değişim veya gelişme sürecini belirtir ve dil değişimi tarihî dil bilimi ile sosyolinguistikin araştırma alanına girer. Kıyaslama (analoji), başka bir dilden alıntı ve dilde seslerin değişimi kuralı, dil değişiminin asıl itici gücü olarak kabul edilir.

Yapısalcılık bakış açısında, dil değişimi başlığı altında eşzamanlı bir dil aşamasının unsurunun tarihî, yani artzamanlı ya da eşzamanlı iki dil aşamasının birbirleri arasındaki ilişkileri anlaşılmaktadır.

Nicel dil biliminin bakış açısından ise dil değişim sürecinin zaman içerisindeki seyrinde özellikle dil değişiminin iki bakış açısı önemlidir. Bunlar; dil değişim kuralları ve Piotrowski kurallarıdır. Ayrıca dil değişimine yol açan ve dil değişimini kontrol eden birçok sebebin etkisi de önemlidir. [3]

Diller zamanla değişime uğrarlar veya tamamen yok olurlar. Kelime yazılışlarında, okunuşlarında ya da imlâ kurallarında oluşan yavaş ve küçük yenilikler birikerek ve büyüyerek bu değişimleri oluşturur. Bir dili konuşan ya da kullanan insanlar yeterince uzun bir süre fiziksel ya da kültürel olarak ayrı yaşarlarsa dilleri farklılaşmaya başlar. Bir lisanı belirgin farklılıklarla konuşan iki insan, birbirlerini anlayabiliyorlarsa ayrı lehçeleri, birbirlerini anlayamıyorlarsa ayrı dilleri konuşuyor olarak kabul edilirler. Dillerin birbiriyle ilişkili olup olmadıklarını anlamakta kullanılan göstergelerden biri de benzer anlamalar taşıyan, benzer yapılı kelimelerdir. Bu şekilde doğal olarak gelişmiş dillerin dışında, yapay olarak geliştirilmiş diller de vardır. Yapay dillere Esperanto ve Mondlango örnek verilebilir.

Türkçe zaman içinde aşağıdaki gibi şekillenmiş ve değişmiştir:

Dil değişiminin sebepleri[değiştir | kaynağı değiştir]

Alman dil bilimci “Peter von Polenz”, aşağıdaki durumları dil değişiminin sebepleri olarak adlandırmıştır.

Aynı zamanda dilin gelişimi biyolojide de geçerli kurallarla takip edilir.

Özel uzmanlık alanı dili[değiştir | kaynağı değiştir]

Uzmanlık alanı dillerinde uzmanlık alanı kelimeleri yeniden düzenlenir. Bu durum şu şekilde açıklanabilir; mesela bilgisayar kelimesi yerine “PC” (Personal Computer – Kişisel bilgisayar) sözcüğü kullanılır veya elektrik alanında “gerilim” sözcüğü yerine birçok durumda “voltaj” sözcüğünün kullanıldığı görülür. Bu değişiklikler daha kesin bir ifadeye ulaşmak için ortaya çıkar, ama bâzı durumlarda da anlaşılmayı zorlaştırabilir. Aynı zamanda yeni eşsesli kelimeler ortaya çıkabilir; örnek olarak “gerilim” kelimesi Türkiye’de “gerginlik, tansiyon” anlamını da karşılamaktadır. Halk dilinde bu ve bu gibi kelimeler hem alan dışı anlamlarıyla hem de teknik anlamlarıyla kullanılabilmektedir.

Dil değişimine örnekler[değiştir | kaynağı değiştir]

Dil değişimi konusunda farklı görüşler mevcuttur. Bu farklı görüşlerden bazıları şunlardır:

Bu teoriye göre dil değişimi görünmez bir elin etkisinin bir sonucu olarak kabul edilir. Bu teorinin en önemli temsilcisi Düsseldorf Üniversitesi (Heinrich-Heine) profesörlerinden Rudi Keller’dir. Bu teoride dil değişimi ne doğal bir olgu ne de insan eliyle gerçekleştirilen bir durum olarak anlaşılır, aksine bu teoride dil değişimi bireylerin kişisel eylemlerinden istem dışı ve plansız bir durum olarak ortaya çıktığı anlaşılır. Koordinasyonsuz bir davranış koordineli bir yapının bütünsel olmayan bir koordinasyona sebep olur. Kendiliğinden oluşan bir düzen olarak dil ayrıca bu görünmez elin etkisinin bir sonucudur. Rudi Keller’e göre dil, 3. türün bir olgusudur (görünmez elin), yani ne insan tarafından oluşturulmuştur ne de doğal bir olgudur; bunların tam aksine dil, bireysel ve uluslararası eylemlerin çeşitliliğinin nedensel bir sonucudur. Dil değişimi ayrıntılı olarak dilin gereksinimi doğrultusunda kendiliğinden oluşur. Dil değişiminin özel bir durumu anlam değişimidir. Rudi Keller’e göre dilin kullanım kurallarının değişmesi ile kelimelerin anlamları değişir, çünkü Ludwig Wittgenstein’a göre bir kelimenin anlamı bir dil sistemi içerisindeki düzenli kullanımına bağlıdır. Bu teoriye göre dil değişimi esnasında dil kullanıcıları görünmez elin etkisi ile bir sözcüğün kullanım kurallarını değiştirir, böylece dil kullanıcıları daha sık kullanılan bir anlam üretirler ve bu anlam, dil toplumu içerisinde zamanla yeniden öğrenilir. Biçimsel değişim genellikle kuralların bozulması ve anlam değişimi aracılığıyla oluşur, ayrıca şeklî değişim görünmez elin etkisi altında kurallara uygun özel dil kullanımı sayesinde anlam belirlemesi olarak ortaya çıkar. Kaynak

Dil değişimi bir dil sisteminde kesin bir dereceye kadar tahmin edilebilir, çünkü dil değişim süreçleri özellikle belirli öğelerle ilgilenir. Bu yüzden düzensizlikler genellikle bozulmaya eğilim gösterir. Düzensizliklerden kaynaklanan yeni oluşum diğer alanların düzenlemelerinin yan ürünleri olarak ortaya çıkar.

Dil değişimi düzenlenmiş olarak görülebilir, çünkü genel anlamda kelime birimleri dil bilgisel unsurlardır. Diğer taraftan biçim birimlerin kelime birimlerine gelişimi çok azdır, hatta hesaba katılmamaktadır.

Dil değişimi sosyal etkenlere bağlıdır; bu etkenler yüksek bir itibara sahip olan biçimler ve yapılardır. Bu biçimler ve yapılar dil değişiminde kendilerini göstermeye eğilimlidir.

Dil bilimsel ortak çalışma, dil kullanıcılarının veya dinleyicilerin kendi dillerinde oluşturdukları ihtiyaçların etkisini örneklendirmeyi ve dilin biçimi üzerine sonuçlarını matematiksel olarak örneklendirmeyi mümkün kılar. Bu model böyle gereksinimleri bütünüyle bir sıra olarak öngörür ve diğerlerinden daha açıktır. Mesela ekonomi gereksinimlerinin yanı sıra kavramlar kesin olarak tanımlanabilirse belirlemeye göre gereksinimler de hesaplanabilir. [3]

Dilsel olarak ödünç alma, kelime oluşturma ve anlam değişiminin yanı sıra kelime oluşturmanın temel yöntemlerinden biridir ve bu ad bilimin bir konusudur.

Ayrıca ödünç alma dil değişiminin önemli etkenlerine bir örnektir. Dilsel ödünç alma durumu kelimesel, anlamsal ve sözdizimsel ödünç almadan farklıdır.

Kelimesel ödünç alma durumunda bir kelime gövdesi, anlamıyla birlikte veya anlamının bir kısmıyla birlikte iletişim dilinden (donör dil) alınarak ödünç alan dile aktarılır ve bu dilde ödünç alınan kelime gövdesi dar anlamda ödünç alınmış bir kelime veya yabancı bir kelime oluşturur. Bu ödünç kelime oluşturmada alıcı dilin fiil çekimine, telaffuz alışkanlıklarına ve yazma alışkanlıklarına uyum göz önünde bulundurulur. Yabancı bir kelime oluşumunda ise alıcı dilin fiil çekimine, telaffuz alışkanlıklarına ve yazma alışkanlıklarına uyum ya hiç dikkate alınmaz ya da çok az uyuma dikkat edilir.

Anlamsal ödünç almada ödünç alan dilde var olan bir sözcüğe sadece anlamın yeni bir anlam olarak veya önceki anlamına ek bir anlam olarak aktarılmasıdır; ya da ödünç alan dilin dilsel araçları ile bu anlamın geri verilmesinin oluşturulmasıdır.
Görünüş olarak ödünç alma özel bir durumu oluşturur. Bu ödünç almada, iletişim dilinin öğelerinden veya ödünç alan dilde zaten var olan yabancı kelimelerden alınan bir kelime ödünç alan dilde yeniden yapılandırılır, bu yeniden yapılandırılan biçim veya anlam iletişim dilinde henüz yoktur.

Kelimesel olarak ödünç almalar dar anlamda ödünç kelimeler ve yabancı kelimelerdir. Görünüş olarak ödünç alma gibi anlamsal olarak ödünç almalar ise çoğunlukla geniş anlamda ödünç kelimeler olarak kabul edilir. Hem kelimesel ödünç alma hem de anlamsal ödünç alma ödünç kelimeler başlığı altında ele alınır.

Sözdizimsel ödünç alma ise herhangi bir dilin, bir iletişim dilinin belirli sözdizimsel yapılarını çok sık kullanmasının etkisi sonucunda ortaya çıkar veya bir dil yeni sözdizimsel yapı olasılıkları oluşturduğunda sözdizimsel ödünç alma gerçekleşir.

Kalıt kelime bir dilin önceki evrelerinde var olan bir kelimeden türeyen bir kelime için kullanılan tanımdır.
Etimoloji (köken bilimi) bir dilin kelime hazinesinin zamansal gelişimini ve kökenini aydınlatmaya çalışır. Kalıt kelimeler dilin kaynağına dair açıklayıcı bilgiler verirler. Kalıt kelimeler paralel bir dilden alınan alıntı kelimelerden ayırt edilmelidir.

Somut bir örnekle açıklamak gerekirse, çağdaş Alman dili; Ortaçağ Almancası, eski yüksek Almanca gibi yazılı olarak da aktarılmış birçok ortaçağ dilinin kökenine kadar inme olanağı sunar. Mesela; kökeni o zamanki dillerde olan çağdaş kelimeler kalıt kelimeler olarak karşımıza çıkar. Biraz daha geriye bakıldığında; Alman dilinin, doğrudan kullanılmayan Hint-Avrupa dilinden ortaya çıktığı ve Alman dilinin bu Hint-Avrupa dilinden birçok kalıt kelime aldığı görülür.
Alman dilindeki kalıt kelimelere örnekler: “Sonne” (Güneş), “Vater” (Baba), “Nase” (Burun) ve geçmiş zamanlarında kökteki ünlüsü değişmiş tüm kelimelerdir.

Dil yozlaşması[değiştir | kaynağı değiştir]

Dil yozlaşması kavramı dil eleştirisinden ortaya çıkmıştır ve bu dil yozlaşması zaman içerisinde korunmaya değer görülen köken özelliklerinin değişmesi yoluyla dillerin kaybolması korkusu olarak adlandırılır. Bu duruma örnek olarak; dil bilgisindeki, temel kelime hazinesindeki, genel anlaşırlıktaki veya ifade gücündeki çeşitlilik verilebilir. Dil kayması olarak dil yozlaşması en kötü durumda dil ölümüne yol açabilir.

Dil yozlaşmasının nedenleri aşağıdakiler olabilir:

“Dil yozlaşması” kültür eleştirisinin kullanılan önemli bir kavramıdır. Schopenhauer, Friedrich Nietzsche, Adorno, Martin Heidegger ve diğer birçok yazar ve filozofun, hakkında farklı kökenler işaret ettiği bu kavram “kültürel yozlaşma” konseptinin içerisinde yer alır.

“Dil yozlaşması” kavramı bugünkü dil biliminine göre çoğunlukla kabul görmez, çünkü bu kavramın bilimsel olmayan birçok ön şarttan yola çıktığı açıktır:

Dil ölümü[değiştir | kaynağı değiştir]

Bir dili anadil olarak konuşan hiç kimse kalmadığı zaman dil ölümü söz konusu olmaktadır. Bu andan itibaren bir dilin içinde zamanla oluşan normal gelişimler ve değişiklikler ölü dilde görülmez; ölü dil değişmez ve hareketsiz, durağan olur.

Bir dilin ölü dil olarak görülmesi, bu dili anlayacak konumda kimsenin olmadığı anlamına gelmez. Ölü bir dil iyi bir şekilde belgelenebilir, yabancı dil olarak öğretilebilir ve hatta olası belli durumlarda sözlü ya da yazılı olarak kullanılabilir. Mesela Latince, anadil olarak kimse konuşmadığı için ölü bir dildir. Yine de yabancı dil olarak öğrendikleri için Latince anlayan bir sürü kimse vardır. Belli fonolojik (Sesbilimsel) kısıtlamalarla ölü bir dili yeniden canlandırmak mümkündür. Mesela Kernevekçe (Güneybatı İngiltere’de Cornwall kontluğunda konuşulan bir Kelt dilidir) ya da İbranicenin yok olmasından 2000 yıl sonra İsrail’in resmî dili olan İvrit (Çağdaş İbranice) gibi. Bilim insanları Dünya genelinde yaşayan 6000 dilin bu yüzyılda yaklaşık yüzde 90’ının yok olacağını kabul etmektedir. Son 30 yılda sadece Kuzey Amerika’da 51 dil yok olmuştur.

Bir dil çocuklar tarafından anadil olarak öğrenilmiyorsa yok olma tehdidi altındadır.
Diller, dil kayması yoluyla ölü dillere dönüşür. Bir dildeki yavaş değişimler bir veya birçok yeni dilin doğmasını ve köken dilin ölü dillere dönüşmesini sağlar.

Bu noktada dil ölümünün iki biçimi birbirinden ayırt edilmelidir:

Ayrıca aşağıdakiler arasında da ayrım yapılması gerekmektedir:

Bir dil 50 yaşın üzerinde ve de 25 ve 50 yaşları arasındaki yaş grubunda “yarı konuşuculara” sahipse, fakat 25 yaşın altındaki yaş grubunda bu dili konuşan hiç kimse yoksa, o zaman bu dil, ebeveynlerden çocuklara aktarımın mümkün olmayacağı için yarı ölü (“moribund”) sayılır. Üst yaşlardan binlerce, hatta yüz binlerce konuşanı olsa dahi dilin yok olması ancak tüm güçlerin seferberliğiyle ve bu çabanın genel desteğiyle engellenebilir.
Birçok durumda doğal bir dil ölümünün ya da bir “Linguizid”in (dili öldürme) ne ölçüde gerçekleşeceğini belirlemek zordur. Dil ölümünde politik önlemlerin kesin sonuç veren rol oynadığı diller Havai dili ve yarı ölü Bretonca’dır (Bretonca, Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt koluna ait dildir. Fransa’nin Breton bölgesi’nin resmî dilidir).

Dillerin ortadan kaybolmasının geniş kapsamlı sonuçları olabilir:

Özel bir dil için dil politikası ya da diller politikası (mesela bir devletteki birçok dil için) yardımıyla dillerin canlı kalmasına çalışılmaktadır. Bu tür önlemlerin başarısı mevcut dil konuşanı sayısının fazlalığına, politik etkilerine, finansal olanaklarına ve dil ölümünün evresine bağlıdır.

Dil ve düşünce[değiştir | kaynağı değiştir]

Düşüncenin iletişimsel aracı olarak dil[değiştir | kaynağı değiştir]

Özellikle teknik teoriler başta olmak üzere birçok iletişim aracı teorisi dili iletişim aracı olarak ifade etmez, aksine dili iletişimsel bir araç olarak ele alır. Bu durum şu anlama gelmektedir; dil gerçek iletişim araçları için tarafsız bir mümkün olma durumudur. Dil, böyle görüşlerin sadece uygun davranışlara hizmet eder veya dil, tasarılar ve kavramlar gibi zihinsel varlıkların iletimine yardımcı olur. Bu tasarı ve kavram gibi zihinsel durumlar dilden bağımsız düşünülemez. İşte bu yüzden temsil aracı olarak ele alınır.

Dil bilimci Wilhelm von Humboldt’un dil teorisinde şüphesiz bir iletişim aracı görüşü dile getirilmiştir. Bu görüşün temel söylevi, düşünsel sürecin ancak iletişimsellik aracılığıyla mümkün olabileceğini dile getirir. Bu durum insanların düşünce tarzının ancak içinde bulundukları çevredeki göstergelerin harekete geçeceği süreç aracılığıyla mümkün kılınabileceği anlamına gelmektedir. Bu göstergeler, hem Dünya bilincini hem de benlik bilincini oluşturan göstergelerdir. Burada dil, sınırları belirleyen bir rol üstlenir. Ayrıca dilin iletişim aracı olarak tanımlanması insanların bilincini araçsal boyutta (medial) etkilemiştir. Bu yüzden yeni iletişim araçlarının insanlar üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğu konusunda fikir yürütmek daima dile bağlı olmalıdır. Yeni iletişim araçlarının etkinliği ve etkileme gücü dilsel iletişim araçlarının yapısal olarak oluşturuluşuna bağlı olmalıdır.[4]

Dil ve politik güç[değiştir | kaynağı değiştir]

Bu varsayımın, iktidar yapıları bağlamında dili politik olarak kullandığı birçok defa denenmiştir. “Siyaseten doğruluk” ifadelerinin talebi mesela cinsiyetçi bir dil kullanan veya cinsiyetçi düşüncelere eğilim gösterenlere zaman zaman temel oluşturur. Dil iyileştirmeleri sayesinde gerçekten bir bilinç değişikliği gerçekleşmekte mi yoksa bunun güncel politik amaçlara ulaşmak için mi olduğu halen tartışmalıdır. Dil iyileştirmeleri büyük olasılıkla genel bilinç değişimi sürecinde belirleyici ve pekiştirici bir etkiye sahip olabilir. Diğer taraftan da dilin, belirli iktidar yapılarını yıldırmak ve eline geçirmek için kullanıldığı da unutulmamalı. Bu duruma mobbing (Latincede; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek), ajanlık ve küçük düşürme örnek gösterilebilir. Sözlü iletişimdeki baskı mekanizmaları beş otorite tekniğini dışarıda bırakır. Var olan dil düzenlemelerindeki bu gibi etkilerin uyarısı, böyle bir bağlamın sorunsallaştırılmasına olanak sağlar.

Cinsiyetle gibi pratik olarak bütün kültürlerde birer tabu olarak kabul gören alanlardaki kelimelerin birçok dilde nesilden nesle çok az aktarıldığı, tarihi dil bilimi çalışmalarıyla tespit edilmiştir. Böyle nesiller çok yakın zamanda aynı geleceğe maruz kalacaklardır. Yazı dilinde de bu durum genel dil değişiminde olduğu gibi aynıdır, ama sadece süreç daha yavaştır.

Halkın dil ve düşünce üzerindeki etkisi aracılığıyla bunu uygulamaya dönük çabaya, 1949 yılında yayımlanan Georg Orwell’in “1984” romanı edebiyattan bilinen bir örnektir. (Gerçek ismi Eric Arthur Blair olan George Orwell 25 Haziran 1903’te doğmuştur ve 21 Ocak 1950’de ölmüştür. George Orwell İngiliz edebiyatının 20. yüzyılda yetiştirdiği önemli yazarlardan birisidir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört isimli romanı ve bu romanda oluşturduğu “Big Brother” – “Büyük Birader” kavramı ile ünlüdür. Bu yapıtta hayali bir totaliter yönetim şekli anlatılmaktadır. Bu yönetim biçimi halkın iletişimini ve düşüncesini dar ve kontrolü altındaki bir yola getirmek için “yeni konuşma” adındaki yapay dili kullanır.

Diğer bir edebî örnek de Sapir-Whorf Hipotezi‘nin bulunduğu Jack Vance’e ait “Pao’nun savaş dilleri” isimli eseridir. Yenilmiş bir yeryüzünü kontrol edebilmek için halkı esnaf, çiftçi, asker ve bilim adamı diye sınıflandırılan yeryüzünde sadece onlar için oluşturulmuş dili öğrenmelerine ve bu dili konuşmalarına izin verilecektir. (Sapir-Whorf Hipotezi dil bilimininde, insan düşüncesinin yerel dillerden çok yoğun bir şekilde etkilendiğini gösteren bir çalışmadır. Buna göre, her insanın kendi dilinde belirli bir düşünce yapısı vardır ve bu insan başka bir insanın dilini hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamaz. Bu tartışmalara yol açan varsayım, ünlü dil bilimci Whorf tarafından oluşturulmuş, diğer bir dil bilimci Sapir tarafından da ortaya konulmuştur ve ikisinin tezi olarak sunulmuştur.

Dil ve hayvanlar[değiştir | kaynağı değiştir]

Hayvan dili[değiştir | kaynağı değiştir]

İnsanların bebeklik dönemlerinin ilk yaşlarında gırtlağı (larinks veya larenks) derinleşir. Sadece çok az hayvanda bu durum benzer olabilir ve daha sonra sesler insanlarda olduğu gibi oluşur. Bâzı durumlarda da insanların dilsel ifadelerini de taklit edebilirler; mesela papağan, fok, yunus gibi.

Hayvanlar belirlenmiş bir işaret sistemini bilirler. Bu duruma, arı dili veya hatta dans dili olarak da adlandırılan sallanarak dans eder gibi uçan arıların işaret sistemi örnek gösterilebilir. O halde; düşünülen, gerçekten içgüdüsel olarak düzenlenmiş işaret davranışının gerektiği takdirde insan diline ne derece benzerlik oluşturup oluşturmadığı sorgulanmalıdır. Kuşların, yunusların veya primatların (memeliler sınıfından maymun ve benzeri hayvanları içerir) insan fonetiğine benzer bir dili veya tamamen aynı bir dili bilip bilmediği ve hatta bu dilin yardımıyla karşılıklı haberleşip haberleşmedikleri tartışılmaktadır. Burada görünüşe göre sadece gönderen ve alıcı arasındaki düzenlenmiş ve tek taraflı işaret yolu söz konusudur. Bu duruma örnek olarak, hayvan sahiplerinin hayvanın terbiyesi sırasında köpeklerden yararlanması gösterilebilir.

Bilindiği gibi biz insanlar tarafından bilinen dil bunun aksine 3 sınıfa ayrılır: Birinci sınıflandırmada anlam ayıran, yani kendi başlarına anlamları olmayan sesler bulunur. İkinci sınıflandırmayı ise anlam taşıyan birimler veya anlam taşıyan morfemler (biçim birimleri) oluşturur. Üçüncü sınıflandırmada kelime biçimlerinden, kelime gruplarından (ifadelerden, deyimlerden) ve cümlelerden oluşur. Eğer bir hayvan yirmi ses oluşturabiliyorsa bu hayvan ses bakımından potansiyel olarak yirmi farklı işaret oluşturabiliyor demektir. Bunun tersine insan dili seslerin ve ses dizimlerinin çok farklı değişkenliği sayesinde kendini belli eder. Bunun için Wilhelm von Humboldt”un daha önceden belirttiği gibi sınırsız birleşim (kombinasyon) olasılıkları bulunmaktadır. Wilhelm von Humboldt”un atıfta bulunduğu bu birleşimlerle insanların daha önceden hiç duymadıkları şeyleri de anlayabilecekleri veya ifade edebilecekleri de anlaşılmış oldu. Ayrıca bunun o kadar kolay öğrenilemeyeceği ve bu yüzden de ancak taklit edilebileceği ortaya konuldu.

Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

Dış bağlantılar[değiştir | kaynağı değiştir]

Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.